“Marifetli Hokkabaz, başını kaldır da bak!
Gökte bir oynayan var, yıldızlarla kaydırak…” Necip Fazıl Kısakürek
Cem Yılmaz’ın; sinema adına ortaya koyduğu yapıtlarının ne denli kötü yapıtlar olduğunun ayırdına varması, sahip olduğu yüksek benliği itibarı ile, en azından çok yakın bir zamana tekabül edeceğe benzemiyor. Daha evvel de G.O.R.A.’da ortaya konulan performansın, sanata müteallik öğeler içermemesi hususunda aldığı eleştirilere içerlemişti Yılmaz. Hatta bir televizyon programında G.O.R.A.’nın bir sanat filmi olmamaklığıyla ilgili lüzumsuz bir tartışmanın içinde, sözünü ettiğim yüksek benlik ile(yani fevri bir körlük ile) seyir halinde izleme olanağını bulmuştum Cem Yılmaz’ı. Şimdi meseleyi “herkes kendi mesleğini yapsın!”a getirmeyeceğim. Kanımca bu, Yılmaz’ın girdiği tartışmadan daha lüzumsuz bir tartışma olur. Lakin meseleyi herkesin kendi mesleğini yapmazkenki tavrına getirebilirim pek ala! Günümüzde birçok insanın dışına taştığı mesleki biçemlerin sadece Türkiye’de olduğunu düşünmek ziyadesiyle bir saflık barındıracaktır. Yalnız bizim ülkemizde değil, diğer ülkelerde de mankenlerin oyuncu, oyuncuların yönetmen, yönetmenlerin prodüktör olduğuna şahit olmaktayız. Ama mesleki profesyonelliğe ulaşmadan evvel öteki ülkelerin farkına varıp üzerine fazlasıyla titredikleri bir “haddini bilme” meselesi var ki, buna ülkemizde heyhat ki o kadar şahit olamıyoruz. Bu biraz da “eğlencelik sinema”nın “yedinci sanat” adı ile bilinen sinemadan ayrı konuşlandırılması ile alakalı. Resimlerin üst üste bindirilmesi ile oynatılan sinemanın; dünya sineması bağlamında ne denli “önceden tüketilen” ürünler verdiğini, şimdi ortaya konulan filmlere ne kadar kolaylıkla “eser/yapıt” diyebileceğimizi, kaçının diğer ülke sinemalarında gösterilen filmlerin adi birer kopyası olduğunu/olabileceğini iyice düşünmemiz gerekiyor. Sinemanın etraflıca ele alınması ve üzerine fazlasıyla mesai harcanması gereken bir ciddiyete mazhar olduğunu bir kadir kıymet çerçevesine sığdırarak bilse idik ne iyi olurdu diyorum. Hokkabaz mı? Paranın, G.O.R.A. kadar olmasa da, bonkörce boşa savrulduğu bir başka filmden ötesi değil!
Cem Yılmaz’ın içinden çıkamadığı şey şu; kendisi! İç görüye sahip olamadığından sinemacılığının komedyenliği kadar kuvvetli olmadığının farkına bir türlü varamıyor. Sonra da ortaya şöyle meşhur bir cümle atılıveriyor: “Zaten böyle bir iddiamız da yok!”. Bu eprimiş cümlenin asılsızlığına aldanmayın sakın. İddiası olmayanın işi değildir sinema filmi çekiyor olmak. Bu tutmayan filmin zavallılaştığı andır. Cem Yılmaz’ı munisleştiren iddiası ancak şu olabilir: “Biz arkadaşlarla güzel bir ‘şey’ yaptık, onu da sizle paylaşalım istedik, daha ötesi değil!”. Ki buna benzer bir şey söyledi de zaten, ama öteyi harici kılmıyordu beyanatı.
Yılmaz’ın filmlerine ister istemez bir beklenti ile gidiyor seyirci. Çok güleceği, çok eğleneceği beklentisi ile… Yılmaz buna da içerlemiş, hatta bundan hoşlanmadığını zımnen de olsa dile getiriyor. Ama evdeki hesabın çarşıya uymadığı apaçık. Bu tutmayan hesabın sorumlusu da yine Cem Yılmaz’ın kendisi. Çünkü trajikomik bir hikâyenin kitschleştirilmesi Hokkabaz. Hem de öyle yapı yahut mimari ile ilgili bir kitschleştirilme değil bu, bizatihi duygunun kitschleştirilmesi. Kolayı seçeyim derken orijinal de olayım, hikâye avamsa da oyunculuk kotarır, zekiyim ve de çalışıyorum, biraz suyundan da koy, vs… Filme konu olan acemi bir hokkabazın nağmeleri bütün bunlar. Cem Yılmaz yapıyı bütün etmekten öte bir mutluluk duymamalı bence. Bir filmi baştan sona, devamlılık hataları ve onlarca yanlış karakterizasyonla da olsa çekip jeneriği bağlamış olmasından bu sevinci. Hatta sarhoşluğu demeliyim belki de…
Bir de şu yönetmenlik mevzuu var ki, sormayın gitsin. Kamera arkasına geçmenin ne denli cazibeli bir tarafı olduğunun farkındayım. Lakin bu işin miladı belli bir miadı da gerektiriyor olmalı! Mesela Cem Yılmaz, bu filmi birlikte yönettiği Ali Taner Baltacı’dan yönetmenlik hususunda ders almakla yetinip, jeneriğe yönetmen olarak isim koyma meselesini bir sonraki filme ertelese daha iyi olmaz mıydı? Daha iyi olur muydu bilemem ama Yılmaz’ın yönetmenlik yaptığı hususundaki inandırıcılığı daha kuvvetli olurdu. Şimdi kaçımız “Hokkabaz” filmini Cem Yılmaz’ın yönettiğine kanaat getirebiliriz? Hiçbirimiz! Televizyon programlarından birinde, bir işbölümünden söz edildi. Sözümona Yılmaz filmin senaristliğine de üstlendiğinden, metni beyaz perdeye geçerken oyuncu yönetiminden sorumlu iken, Baltacı “teknik” meseleleri halletmiş. Bu tırnak içindeki “teknik” sözcüğünü küçümsemeyelim. Hatta o “teknik” sözcüğünü alıp başımızın üstüne koyalım derim ben. Filme rengini verecek, sürükleyiciliğini edindirecek, ifadeyi kuvvetlendirecek, karakter kazandıracak bir şeydir çünkü “teknik”; yani film için neredeyse her şeydir. Hollywood’da bu teknik hadiseler o denli yüksek bir standarda oturtulmuştur ki; yönetmenler sete, her şey hazır edildikten sonra gelirler ve kesinlik montaj odasına sokulmazlar. Senaristte sete alınmaz, çünkü metnin yanı başına iliştirilmiş “storyboard” adını verdiğimiz çizimler her şeyi(evet, her şeyi!) açıklayıcı niteliktedir. Ben bir bakıma bu inisiyatifsiz sinema anlayışına karşıyım. Çünkü yönetmeni, film için en baskın karakter olarak görmekle, her şeye müdahil sayarım. Kanımca yönetmen montaj odasına da girmeli, senaristle film hakkındaki meseleleri de istişare edebilmelidir. Oyuncu elektriği diye adını verebileceğimiz mevzuu da bizatihi bu teknik kapsamın içindedir. Ve oyuncuları kadrajın içine birer aksesuar olarak koyan yönetmen, oyuncuyu o kadrajdaki renkten, sesten, ışıktan, mekândan ayrı tutamaz. Diyeceğim o ki, yönetmenlikte Yılmaz ile Baltacı’nın yaptığı gibi bir işbölümü yapılmaz, yapılamaz!
Bardağın boş kısmını görmek hususunda bir miktar mübalağa ettiğimi düşünenlere, bardağın dolu kısmı ile ilgilenmediğimi, filmin ilgilenilemeyecek denli bir doluluk ihtiva ettiğini söylemeliyim. Filmin içindeki devamlılık hataları hususunda(arabanın arkasındaki vagonun bulunmaması) Yılmaz’ın şöyle bir tavrı vardı: “Abi, Vagon olmuş olmamış, ne önemi var Allah aşkına!”. Doğrudur, dedim ya inisiyatifsiz sinema anlayışına ben de karşıyım. Lakin film kendini var etme hususunda müspet bir başarı gösterirse… Film o denli başarılı vaki olur ki, seyirci o ayrıntıyı zaten fark etmez. Fark etse de, önemsemez. Mesela Ridley Scott’ın yönettiği ve Russell Crowe’un başrolünü oynadığı “Gladyatör” filminde, dikkatten kaçan sis makinelerine rağmen film sinema tarihine ismini yazdırmayı bilmişti. Ama bu Ridley Scott için her daim bir utanç kaynağı olarak yaşamaya devam edecek. Zira Dünya sineması standardı; “olmuş ya da olmamış, ne fark eder Allah aşkına!” gibi bir tavrı en “iyi” ihtimalle garipseyecek bir biçimde konuşlanmıştır.
Oyunculuğa gelirsek, Tuna Orhan’ın ve Mazhar Alanson’un oyunculuklarından ne kadar hazzettiysem, Özlem Tekin’in oyunculuğu o kadar kötü göründü bana. Cem Yılmaz’ın oyunculuğu ise, komedyenliğiyle beni kalbimden vurduğundan olacak, hiçbir vakit objektif değerlendiremeyeceğim bir noktada duruyor. Yılmaz, fikrimce hep iyi bir oyuncuydu ve hep öyle olmaya devam edecek. Senaristliği de iyi bir noktada, yani “teknik” manada. Ama senaryolarının içini dolduracak potansiyeli yanlış kullanıyor Yılmaz. Sadece komedi filmi yapmayı amaçlamıyor mesela. Zannediyorum bu meseleyi çoktan hallettiğini düşünüyor, ama fevkalade yanılıyor. Zira komedyenlik ile komedi filmi yapmak arasındaki derin uçuruma dikkat çekmek istiyorum burada; komedi filmlerinin sinema tarihi boyunca hep müptezel kılınmaya çalışıldığını da sözlerime ekleyerek tabi ki. Oysa bugün Avrupa ve Amerikan sineması komedi filmlerine bambaşka bir boyut getirmekle kalmamış, sanata müteallik birer eleştiri malzemesi olarak ne kadar güzel kullanılabileceğini de ortaya koymuştur. Yılmaz’ın tam bu noktada devreye girmesini arzu ederim ben. Eğer ki filmlerine sanatı(yani bizim bildiğimizce varlığımıza dair anlamları) konu edinmek istiyorsa…
Yazının başından beri Hokkabaz filminin konusundan hiç bahsetmedim. Konusu ile ilgili herhangi bir şey dikkatimi çekmemiş, celp etmemiş olmalı. Sıradan, hiçbir orijinalliği bulunmayan bir konuya, zaman zaman komik ve samimi diyalogların eklenmesi ile oluşturulmuş Hokkabaz. Eğlenmek beklentisi ile vardığınız sinema salonundan bir karşılık alarak çıkabileceğinizi söyleyemem. Benim gibi Mazhar Alanson’u izlemekten bir miktar keyif alıyorsanız, belki… Bu arada bilmeyenler için burada ifade etmek isterim, ünlü müzik grubu MFÖ’nün solisti Mazhar Alanson, aslında konservatuar tiyatro bölümü mezunu. Yani Alanson oyunculuğu sırtlayıp başlamış macerasına. Postürünün sinema için biçilmiş olduğunu düşünenlerdenim ve fakat belli bir rol minvalinde yol alıyor. Ses, vurgu ve mimikleri ile ilgili monotonluğundan sıyrılmalı kanımca. Bize hoş geliyor ama, uzun süreli bir sinema oyunculuğu kariyeri için belli bir süreden sonra bıkkınlık verebilir. Ayrıca Türk sinemasının Tuna Orhan adında yeni bir oyuncu kazandığını notlarımın arasına eklemek isterim.
Cem Yılmaz’a, her ne kadar menfi eleştiriye tahammülü olmasa da, Hokkabaz’ın G.O.R.A. gibi beklentilerin çok altında bir film olduğunu iletmeliyim. Siz değerli okuyucularıma da, Hokkabaz’da kayda değer 2-3 esprinin dışında bir numara olmadığını ve sinemanın yedinci sanat bağlamında kendini göstermesi için, bizim toplumumuzdan neşet edip kendine evrensel bir dil oluşturabilecek anlamların yolunu tutması gerektiğini iletmeliyim. Hokkabaz’a gitmeyin derim. Paranız cebinizde kalsın.