Jack London’un ‘Beyaz Diş’ adlı kitabının üşüten mısralarını okurken, kış anılarıma uzanıyorum ansızın. Vahşi doğa şartlarında kurt köpeklerinin çektiği kızaklara binenlerin altın arama macerası, çocukluğumdan bir parça olan kızaklı günlerime salıyor beni.
Alaska’nın sonsuz beyazlığından uzaklaşıyor, Van’ın Şamranaltı Mahallesi’ndeki 80’li yılların kışını yaşıyorum bir an…. Üç-beş aracın geçtiği sokağımızda diz boyu biriken karların, greyder tarafından temizlenmesi sonrasında doğal kayak pistine kavuşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Çocukluğumda kışı sevmemin benim için en önemli gerekçesi bu karlı yolda arkadaşlarımla kızak kaymak, karla buluşmaktı. Aslında üşüdüğüm her dakikada düşünmüşümdür; acaba kış mevsimini üşüdüğü halde kaç kişi sever, niçin sever , diye…
Birkaç arkadaş bir araya gelip, dondurucu soğukta önce kızaklar yaparak kendimizce kışa hazırlık yapardık. Şimdikilerin kullandığı kızağa benzemezdi; bizim tahtadan yapma kızaklar. Topladığımız meyve kasalarına ait kuru tahtalardan sağlam iki parçayı dikine tutar, üstlerine yatay olarak 5-6 parça tahtayı çiviler, ön kısımdaki bir tahtayı da ileri gitmemizi engellesin diye yukarı kalkık ayarlardık. Kızağın altındaki dikine duran iki taşıyıcı tahtanın ön taraflarını geminin ön tarafı gibi yukarı doğru eğimli şekilde keser, altına bazen tenekeler, bazen de demir şişler takarak, daha hızlı kaymasını sağlardık. Malzememiz üç beş tahta, birkaç çivi ile biraz demir teneke; sermayemiz ise umudumuz, heyecanımız, coşkumuz ve beklediğimiz karlı kışımızdı. Kızak kayma keyfi, öyle planlı-programlı olmazdı. Kış mevsiminin yoğun kar yağdığı gecelerinin ardından, sabah uyandığımızda sıkı sıkıya giyinir, aileden biri görüp de ‘Yine nereye kör olası? Daha dün sabaha kadar öksürüyordun’ demesin, azar işitmeyelim diye, çaktırmadan, bir bahaneyle dışarı süzülürdük. Soğuktan korunmak için ellerimize yün eldivenler takarken, ayaklarımıza yün çoraplar giyerdik. Çocukluk yaşının verdiği haylazlıkla, dışarı koşar, greyderin temizlediği sokak yolunun göz kamaştıran güzelliğinin içinde kendimizi bulurduk. Bütün arkadaşlarımız kızağını eline alır, aramızda kim en uzağa kayacak diye iddiaya girerdik. Beş on metre koştuktan sonra, kızağı yere hızlıca bırakarak üstüne oturmamızla birlikte son sürat ileri doğru kayardık. Kayma esnasındaki saniyelik ânlarla, kayak zevkinin doruklarında hissediyorduk kendimizi. Keyfimiz, coşkumuz, çocuk oluşumuz; hız, uzağa gitme, diğerini geçme arzumuz yerine geldiğinde anlam buluyordu.
Bu gibi durumlarda başkalarının nasıl kayacağı, doğrusu benim pek umurumda olmazdı. Ben, eskiyen ve altı dümdüz duruma geldiği için koşmamı engelleyen lastik ayakkabılarımın derdinde olurdum genelde. Bazen elimdeki taşımakta zorluk çektiğim kızakla henüz koşarken kayan ayakkabımın azizliğine uğrar ve kendimi karların içinde bulurdum. Soğuğun içini tanırdım böylece. Yere düşmemle birlikte elimdeki kızağın kayıp bir yerlerimi acıttığı yetmiyormuş gibi, arkadan gelen ve benim düşeceğimi kestiremeyen arkadaşlarımın kızakları ile birlikte bana çarpması da, tatlı zevkin acı yanı olurdu.
Van’da güneşli gün sayısı fazla olmasına rağmen, o dönemler kar yağışının bugünlere göre daha çok olması, kızak pistimizin bozulmasını (erimesini) zorlaştırıyordu. Bu da, kaymaktan büyük zevk duyan bizler için soğukların en sevindirici yanı oluyordu. Kızak kaymanın ilk dakikaları zevkli geçse de, sonraki dakikalarda bedenimizin soğuğa yenilmesi, üşümekten hareket edemediği için kızakları tutamayan parmaklarımızın morluğu, sobalı eve dönmemizi gerektiriyordu. Bir-iki saatlik kızak zevkine ara vererek, kendimizi eve atardık. Ailemizden birilerinin bize bağırmasını pek umursamaz, sobanın karşısına geçip, bazen ellerimizi, bazen ayaklarımızı yakacak ölçüde ısıtmaya çalışırdık. - Çocukluğumun benzer sahnelerinde, soba karşısında ısınma sırasında eldiven ve yün çorabı yaktığım çok olmuştur. Eldiven ve çoraplarımın yandığı yetmiyormuş gibi, akşam babamın sobadaki yanık izinin bana ait olduğunu öğrenmesi, uyarı amaçlı tokadıyla son buluyordu. -
Isınma faslı henüz devam ederken, arkadaşların beni çağırmasıyla tekrar bembeyaz bir doğada bulurdum kendimi. Yolun sağlı-sollu bölümlerindeki kışa bir başka güzellilik katan karlı kavak ağaçlarının dallarındaki ağırlaşan kar yığınıyla yere kadar boyun eğmesi, karla kaplı bir odayı anımsatıyordu adeta. Bizler de kavak ağaçlarının altında, bazen eriyip de üstümüze düşen yumuşak karlara aldırmadan kızak zevkimizin ikinci bölümünü tamamlamaya çalışırdık. Kızağımızı elimize alıp koşmaya, ardından buzlu zemine ileri doğru sert şekilde vurarak kaymaya devam ederdik. Kimi arkadaşlarımız kızaksız beş-on metre koşarak ayaklarının üstünde veya oturarak kösele ayakkabılar ile kaymayı tercih ederdi. Bazı arkadaşlar kartopu oynar, bazıları kardan adam yapardı; lakin ben hep kızakla kaymayı tercih ederdim. Sanki kış bir daha gelmeyecek endişesiyle, kışa ait eğlenebilme hakkımı her fırsatta sonuna kadar kullanmaya çalışırdım; karanlık çökene kadar, nezle-grip olana kadar, soğuktan donana kadar…
Ve kendime geliyorum; Şamranaltı mahallesindeki çocukluğumdan uzaklaşıp, yeniden Alaska’nın soğuk, sonsuz beyazlığına uzanıyor, altın avcısı Bill’in, ürkütmek istediği kurt sürüsü tarafından parçalandığına şahit oluyorum.