Cenevre'de, Léman Gölü'nün kıyısında gezerken bir arkadaşım dedi ki, "Biliyor musun, Sophia Loren de burada yaşıyor!" Bense gölde yüzen kuğulara dalmış, gitmiştim. Nedense kendimi o kuğulara değil de, hemen yanlarında gezen küçük bir ördeğe daha yakın hissettim o anda. Küçük, küçücük bir ördek... O da benim gibi mutluluğa, mutsuzluğa hep aynı heyecan ve aynı korkuyla, paytak paytak yürümüyor muydu?
İstanbul'dan Zürih'e uçarken içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Dünyanın en müreffeh ülkesine biraz soluk almak için gidiyordum. Bu bir iş gezisiydi aslında ama, benim işim, yaparken kendimi mutlu ve dinlenmiş hissettiğim bir iş olunca, bu tür geziler benim bir için yük değil, bir dinlenme aracı oluyor hep! Şimdi de, ruhumu onarmaya gidiyordum. Alplerin soğuğunda yıkanmaya ihtiyacım vardı zira!..
Pilot Zürih Havalimanı'na inmek için inişe geçtiğimizi anons edince pencereden hemen dibimizdeki dünyaya çevirdim gözlerimi. Yağmurlu bir gündü. Beyaz bulutların arasından yeryüzüne baktığımda belleğime kazınan ilk imaj şu oldu: Kıvrıla kıvrıla giden bir nehir, suyun hemen kenarına kurulmuş düzenli köyler ve o köylerdeki yüksek çatılı evler. Ve tabii ki o evlerde yaşayan mutlu insanlar!
Zürih'e inip bir soluk aldıktan sonra aktarmalı uçakla Cenevre'ye gittik. Cenevre'de, beş yıldızlı bir otelde akşam yemeği yedik. Yemekte servis edilen özel yöntemlerle pişirilmiş dülger balığı ve sonrasında aldığımız sıcak çikolatalı pasta, insanın içindeki şükür duygusunu doruğa çıkaracak cinstendi.
Restaurantta yüzü aşkın müşteri vardı. Bir taraftan yemek yiyor bir taraftan da merakla çevremdeki insanları süzüyordum. Restaurant Birleşmiş Milletler bürosu gibiydi. Her milletten insanlar vardı neredeyse... Ama bir farkla, her milletten sadece zengin olanları oradaydı. Zaten paranın başkentinde başka türlü insan da olamazdı. Finali İsviçre'ye özgü, süper aromalı bir espressoyla yapıp Lozan'a geçtik o gece.
Tatlı bir yağmur vardı. Taneler huzur içinde, ilahi bir görevi yerine getirmenin huzuruyla iniyordu yere. Sağımızda Léman Gölü, solumuzda ve karşı kıyıda Alpler. Filozofi bir odaklanmayla, dilimin ucunda eskilerden kalma bir aşk şarkısı eşliğinde derin düşüncelere dalıyorum. Bitmesin bu yolculuk, kimse beni alıkoymasın bu içine dalıp gittiğim ummandan.
Az sonra, "Geldik!" diyen bir sesle irkildim. İki günlüğüne konaklayacağımız bu otel, Lozan Anlaşması'nın imzalandığı Beau Rivage Palace'ın hemen bitişiğindeki, süper lüks bir oteldi. Bu otel de Beau Rivage Palace'ın bir parçasıydı zaten!
Odam Léman Gölü ve Alp Dağları manzaralıydı. Yatmadan önce biraz önce alındığım düşsel yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyorum. Farkında olmasam da hayli yorulmuşum. Sabah yağmurlu bir güne uyanıyorum. Gidip İsviçre mutfağının mükemmel peynirleriyle müthiş bir kahvaltı yaptıktan sonra kendimi dışarıya atıyorum. Önce Beau Rivage Palace'a, Lozan Antlaşması'nın imzalandığı salona gidip orada birkaç dakikalık bir tarih yolculuğuna çıkarıyorum kendimi. Kaderimizin çizildiği salonda olmak duygusu beni tanımlayamadığım bir duyguya gark etti. Çıkıp, "Türkiye ve diğer taraflar arasında imzalanan Lozan Antlaşması, burada imzalandı" yazılı plaketin önünde fotoğraf çektirip kendimi yeniden sahile atıyorum. İskeleye doğru yürüdüğümde bir anda çevremi kuğular sarıyor. Onlarla biraz muhabbete dalıyorum. Yağmur, kuğular, kış, kar, göl ve dağlar ve tabi ki yalnızlık beni daha önce Pink Floyd dinlerken girdiğim türden melankolik bir atmesfore sokuyor.
Gezinin ilk gününü Lozan'da geçirdim. Burayı adam akıllı gezdikten sonra ikinci gün Vevey ve Montrö'yü geçerek, Villar'a çıktık. Yani Alpler'in doruğuna... Yani kayak pistinin olduğu yere.
Tasvir etmekte asla başarılı olamayacağım kadar güzel evler vardı, Alp'lerin kenarına ilişiveren. İlişi veren diyorum çünkü, baktığınızda o kadar estetik bir bütünlük içerisinde ki bütün tablo, ister istemez kendi kendinize, "Bir ressam bu müthiş tabloyu oluşturan bu figürleri tek tek yapmış, sonra da buraya iliştirmiş!" diyorsunuz.
Alpler'e tırmanırken gözlerim muzip bir şekilde mor inekleri ve çikolatanın kalite kontrolünü yapan şaşkın kalın mercek gözlüklü sincabı arıyor. Nerede?!? O kadar yol gittik ne mor inekleri ne de kalın mercek gözlüklü o sevimli sincabı gördüm. Bize eşlik eden İsviçreli rehberimize, mor inek ve sincapları soruyorum, "Onlar da ne?" diye bir soru soruyor. Az sonra kendini hayli içten bir kahkahaya da hazır etmiş durumda tetikte beklerken bizdeki reklamlardan (Milka reklamları) bahsediyorum ve diyorum ki, "Türkiye'de bize, İsviçre'deki sade çikolataları mor ineklerin, fıstıklı olanlarını da sincapların yaptığını anlatıyorlar!" Bir kahkaha tufanı koptuğunu söylememe gerek var mı artık?
Alpler'de kar keyfini çıkardıktan sonra dönüyoruz Lozan'a. Bu akşam da burada kaldıktan sonra ertesi gün başkent Bern'e gideceğiz. Akşam İsmet İnönü ve diğer dünya liderlerinin Lozan görüşmeleri sırasında soluk almak için oturup yemek yedikleri ve birşeyler içtikleri Beau Rivage Palace'ın restaurantında, mükemmel bir yemekte biraraya geldik. Konu Lozan ve Lozan'daki zenginlerin aslında sıkıcı olan lüks hayatlarıydı. Çevremizdeki çiftleri tek tek irdeleyerek bu konuda hayli iddialı sosyolojik tahliller yaptık.
Sabah kalkıp erkenden başkent Bern'e doğru yola çıktık. Bern, Montrö, Lozan ve Cenevre'nin aksine gölün kıyısında olmayan, kendi halinde bir kent. İçinden müthiş güzellikte bir nehir geçiyor. Nehrin ikiye böldüğü şehri birden fazla tarihi köprü birbirine bağlıyor. Bu köprülerin üzerinde dolaşıp çılgınlar gibi fotoğraflıyorum her yeri. Sanki bir rüyadaymışım gibi geliyor her şey. Birazdan uyanacağım ve gözlerimin önünden kayıp gidecek bu güzellikler, diye düşünüyorum. O nedenle parmağımı deklanşörden hiç indirmeden sürekli basıyorum. Hani rüya biterse görüntüleriyle kendimi avutayım derdindeyim.
Bern tarihi binaları, saat kuleleri, temiz sokakları ve katedralleriyle diğer İsviçre kentlerine benziyor. Bürokrasinin merkezi olduğu için biraz soğuk ama yine de çok romantik bir şehir. Kalbinizde aşk varken Bern'de üşümek çok güzel geliyor.
Şehri baştan sona turladıktan sonra Milli Eğitim Bakanı Pascal Couchepin'yla görüşmeye gidiyoruz. Tam vaktinde oradayız. İçeri girdiğimde konu Türkiye'ye geldi. Bakan 1964 yılından beri sürekli Türkiye'ye gelip giden biriydi. Bir dönem Başbakanlık da yapmış olan Bay Couchepin, Türkiye'ye yaptığı son ziyarette (İki ay önce) Tarsus, Urfa, Mardin gibi yerleri gezdiğini söyledi. Tam bu sırada masasının üzerinden TC Kültür Bakanlığı'nın hazırladığı Mardin kitabını getirtip bize gösterdi ve, "Mardin çok güzel. Fakat Çin yapımı telkarilerin orada satıldığını görünce çok üzüldüm" dedi. Mardin özelinde Türkiye'yle ilgili hayli keyifli bir sohbet yaptıktan sonra çıkıp giderken bize eşlik eden İsviçreli rehberimize, "Çin eğer bir gün Alpler'in de taklidini yaparsa hiç şaşırmayın!" dedim. Bern sokakları kahkahalarımızla çınlıyordu.
Son kez Bern'i gezip yola çıktık. İçimde garip bir hüzün var. Bern'den ayrılmak hiç kolay olmadı.
Bu kez gideceğimiz yer Cenevre. Cenevre'ye giderken rehberimiz bizi İsviçre'nin en popüler restaurantlarından birine götüreceğini söyledi. Domuz eti ve alkol dışındaki bütün önerilere açık olduğumu bildiğinden bizi Cenevre'ye birkaç kilometre yakınlıkta olan enfes bir adrese, Auberge Communale De Collex-Bossy adını taşıyan bu sıradışı restauranta götürdü. Orada bizon bonfile yedik. Bizon eti yeniliyor mu diye tereddüt geçirirken aklıma domuza karşı yapılan uyarı geldi. Bizon yabani bir inek. Buffalo cinsinden ama yine de inek!
Hiç tereddütsüz kabul ettim. Sıparişlerimizi verdikten sonra bizon eti yeme alışkanlığının da nerden çıktığını sordum. Bizon etinde sıfır kollesterol varmış. Restaurant sahibi bunu öğrendikten sonra sağlıklı beslenmeye hayli meraklı İsviçre'lileri restaurantına çekmek için kalkıp gidip Güney Amerika'dan birkaç bizon alıp getiriyor ve Cenevre'de kendisine bir çiflik kuruyor. Bu çiflikte beslediği bizonları da tek tek kesip bu restaurantta satıyor. Ve burası bir anda İsviçre'nin en popüler restaurantı haline geliyor. Kırmızı et seven biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bizon eti hakikaten de lezzetliydi. İnşallah haram da değildir!
Gezimin kalan bölümünü Cenevre'de geçireceğim için biraz şanslı hissediyorum kendimi. Çünkü burası da tıpkı Lozan gibi yine Léman Gölü'nün hemen kıyısında. Gidip otele yerleştikten sonra kendimi dışarıya atırıyorum hemen.
Dünyanın parası buradaki bankalarda toplanıyor. Ak ya da karapara, hepsi burada. Léman Gölü'nün etrafında dünyanın en büyük bankalarının merkez ofisleri var. Bu bankaların hemen yanında da Rollex başta olmak üzere dünyanın en kaliteli saat ve mücevherat markalarının satış yerleri bulunuyor. Para, saat ve mücevherat. Ve tabi ki çikolata.
İsviçre, bütün her şeyini tarafsızlığına borçlu. Hristiyan mezhepler arasında savaşlar sürerken bile İsviçre, tarafsızlığını korumuş. Zaten İsviçre'nin kaderi de bu andan sonra değişmiş. Hristiyan mezhepler (Katolik ve Protestanlar) o ana kadar faize karşılar. Fakat neden sonra protestanlar faiz işletmeyi kabul edince katoliklerle arasındaki bütün bağlar kopuyor ve katolikler burayı terk edip İtalya ve diğer ülkelere dağılıyor. Protestanlar faiz sistemiyle para işletmeye başladıktan sonra dünyanın bütün parası buraya akmaya başlıyor. Ve İsviçre, küçücük bir ülke olmasına rağmen yavaş yavaş Avrupa'nın en müreffeh ülkesi haline geliyor.
1. ve 2. Dünya Savaşı'nda da tarafsızlığını koruyup savaşa girmeyince gücüne güç kattı. Çevresindeki diğer ülkelerde savaşa girip tahrip olurken o, savaşan ülkelerden kendisi bankalarına gönderilen paralarla lüks ülkesine dönüştü. Dünyanın parası bu nedenle hâlâ bile bu ülkenin bankalarına akıyor, yani Ceneve'deki bu tarihi binalara.
İsviçreliler ülkeleriyle gurur duyuyor. Gurur duymamak ne mümkün. Nüfusu 7 milyon. Ve dünyanın en zengin ülkesi. Onların en çok vurgu yaptıkları şey de bu tarafsızlıkları. En çok da bu özellikleriyle gurur duyuyorlar.
Cenevre'de bankaların bulunduğu cadde, Léman Gölü'nün Alplerden kopup gelen bir nehirle birleştiği yerde. Şehir merkezi burası.
Birleşmiş Milletler binası gibi bilimum yerleri gezdikten sonra ara sokaklara vuruyorum kendimi. Eski Cenevre beni kendisine hayran bırakıyor. O görkem karşısında, şaşırmaktan yoruldum desem yeridir. Şehrin hemen tepesine kurulmuş görkemli bir kilise dikkat çekiyor. Gidip yakından bakmak istiyorum. Kalvenistlerin yaptığı bir kilise. Kalvenistlerin yaptırdığı kiliseleri diğerlerinden ayıran fark da içinin sadeliği. Diğerlerinde ikonolar, temsiller varken bunların kiliselerinde tek bir resim yok. Her yer bembeyaz! O kilise de farklı değildi.
Ortaçağ'dan kalma birçok yapı neredeyse hiç deforme olmadan bu ana kadar gelebilmiş. O sokaklarda gezerken üstü açık bir zaman tünelinin içinde gezer gibi oluyorsunuz. Medeniyet sadece taştan ibaret olsaydı eğer, Avrupa kesinlikle bir zirve olurdu. Cenevre de, bu zirveye çıkan önemli bir basamaktı.
Akan sular gibi Cenevre'de önünüze çıkan ilk inişi takip ettiniz mi yolunuz Léman Gölü'ne çıkıyor. Asla kaybolmazsınız burada. Caddelerdeki çikolata dükkanlarına giriyorum. İnsan kapıdan içeriye adımını attığından itibaren karşı konulmaz bir arzuyla doluyor. Burnunuza gelen koku tahrik eder cinsten. Çikolata krizinin ne olduğunu, önüne çıkan her şeye deliler gibi saldıran o güzel giyimli bayanların gözlerine bakınca anladım. Bir poşet dolusu çikolota alıp çıktım.
Yeniden Léman Gölü kıyısındayım işte. Göle, ufka ve Alp dağlarına bakıyorum. Kar, Allah'ın attığı bir fırça darbesi gibi. Öyle yakışmış ki o dağlara.
Gölün kıyısındaki kuğulara ve ördekleri uzun uzun izliyorum. Bütün hareketlerini takip ettim. Onları izlemek terapi gibi geliyor. Rahatlıyorum. Beynimdeki bütün kötü düşüncelerden sıyrılıyorum.
İsviçre'ye giderken bir efsaneden bahseder gibi bir şeyden bahsediyorlardı. Bir yemekten. "Burada finaller onunla yapılır!" diyorlardı. Meraklanmıştım. Bir taraftan o gün gelmesin diyorum bir taraftan da, bir an önce gelse de şu yemeği biz de bir görsek, diye geçiriyorum içimden. İkircikli bir hal.
Ve işte o gün! Kuğulara ve ördeklere veda edip otele çekiliyorum. Birazdan o yemeği yemeye gidiyoruz. Bir ayine gider gibi hazırlanıyorum. Çıkıp Cenevre'nin en eski ve o yemeğin en iyi yapıldığı restaurantına gidiyoruz.
Önden önce salata, sonra pastırma vs. geliyor. Dakikalar durmuş gibi. Salatayı ve pastırmayı yemeyip sıramı savuştursam, sanki o sürpriz yemek erken gelir diye düşünüyorum ama ı ııh! Mecburen salata ve pastırma faslına başlıyorum. Dana pastırması. Bizimkinden tek farkı çemeninin olmaması. Ama yine de lezzetli.
Yarım saat bekledikten sonra iki ayrı tava geliyor. Masamızın üstündeki alkol dolu, küçük ocak tutuşturuluyor. Zaten kaynamış olarak gelen bu iki derin tava başlıyor fokurdamaya. Bu mu diyorum? Karşımdaki kendinden gayet emin bir şekilde, "Evet budur!" diye karşılık veriyor.
Adı Fondues. Eritilmiş peynir. O kadar. O kaynıyor, siz ekmek banıp yiyorsunuz. Çikolatalı, sade ve domatesli versiyonları var. Biz sade ve domatesli istedik. İki sivri ucu olan uzun saplı çatala, lokmalık ekmeğinizi geçirip Fondues'yü karıştırıyorsunuz, sonra peynire buladığınız lokmayı alıp mideye indiriyorsunuz. İlk lokmayla birlikte ağzımdan sadece, "Süperrrrr!" diye bir kelime çıkıyor. Hiç bu kadar lezzetli bir yemek yediğimi hatırlamıyorum.
Fondues'yü ayrıca isterseniz onunla birlikte servis edilen küçük haşlanmış patateslerin üzerine boca edip de yiyebilirsiniz. Ama ekmeği banıp yemek apayrı bir tat veriyor. Masadaki herkes aynı kaba ekmeğini banıyor.
Fondues, anlatmakla tarif edilmez! Hakikaten de öyle!
O gece orada kaldıktan sonra ertesi gün erkenden uçakla Zurih'e geldik. Zurih, dünyanın en pahallı ilk on kenti arasında. Sadece Zürih değil ki, İsviçre'nin genelinde hayat pahallı. Zürih de mükemmel bir yer. Gezip görülesi yerlerden biri.
Eğer kalbinizde aşk, cebinizde paranız varsa mutlaka ama mutlaka İsviçre'ye gidin, görün oraları. Bu ikisinden biri eksikse bekleyin, eksiklerinizi tamamlayıp öyle gidin.