Size bir şey anlatacağım, Kürt asıllı bir Türk(bu normalde olmuyor biliyorum ama en azından bu hikayede olabilirse sevineceğim), bir İngiliz ve kendini Türk ‘sanan’ bir Fransızla ilgili. Diğerlerinin aksine hiç de komik olmayan ve diğerleri gibi başlaması ve bitmesi birkaç dakikadan fazla olmayan.
Kürt asıllı bir Türk, bir İngiliz ve kendini Türk sanan bir Fransız… Dile ne kadar kolay geliyor ama bu, hikayede geçen Kürt asıllı Türke, hayatı sorgulama zorunluluğu getiriyor…
Bir standartı var mı ait olmanın bilmiyorum ama ait olduğumuz/olunduğumuz yerler hakkında biraz konuşmalıyız gibime geliyor.
İngilizden bahsetmeyi istemiyorum, o farklılığının farkında çünkü, ‘cok kusura bakma ben de turgce biraz sakat’ diyor yüzünde samimi bir gülümsemeyle.. “seni anlıyorum ama” diyorum, gülümsemesi daha çok yayılıyor yüzüne.. Belli ki seviniyor, ‘bu ilg defa ölüyör, heb tugce konuştum’ diyerek…
Ve Fransızı düşünüyorum, o kendisini Türk sanıyor. Belki de ben onun kendisini Türk sandığını sanıyorum. Belki de aslında yanılıyorum ve aslında bu konuda yanılmayı çok istiyorum ve bu konuda konuşmayı da çok istiyorum.
Böyle şeyleri itiraf etmek çok zor ama sanırım bazı şeylerin farkına varmaya başlıyorum. Hep anlatılır farklılıklar, tuaflıklar, zorluklar hatta sizi komik durumlara düşüren imkansızlıklar... ama bunları yaşamak da neymiş böyle? Allah’a inanan birinin karşısında ‘imkansız’ da neymiş? Evet, ama artık anlıyorum, ‘imkansız’ın kelime anlamını, bedendeki, ruhtaki ve kalpteki anlamlarını…
Açık konuşmak gerekirse baya zorlanıyorum ifade etmekte, aynen yaşamakta olduğu gibi. Ama ifade edilmeli diye düşünüyorum, nasıl yaşamak zorundaysak, anlatmalıyız da…
Evimizin bulunduğu sokakta yürüyorum. Buraya ait değilmişim gibi, her şey yabancı, hiçbir zaman içime sinmemişti zaten. Bana batan ne bilmiyorum ama çevremde dönüp dolaşan hiçbir şey, hiçbir kimse dikkatimi çekmiyor, buralarda bir yerde olmalı evim diyorum ama sanırım o da dikkatimi çekmiyor. Hayat ne garip, buraları bile bana yabancı kılıyor. Kendisini Türk sanan Fransız kendi sokağında yürürken ne düşünüyor acaba? Bir gün onun sokağında da yürümeliyim diye düşünüyorum, sokağın başından başlamalıyım, 46 numaralı evin önünden de geçmeliyim, asla eve bakmayarak. Baksam ne olur acaba? Zile de basarım belki, ‘geçerken uğramıştım’ derim. Tanır mı ki acaba beni? Abartmayalım lütfen muhakkak hatırlayacaktır. Utandığımı saklayamam her halde böyle bir durumda:
-aaa şey merhaba, geçenki işte bir sorun oldu da, onu söyleyecektim. Yani buradan geçerken bir bakayım dedim.
-adresim?
-evet adresiniz… Google’dan baktım. Siteniz varmış onu gördüm. Oradan telefon numaranızı öğrendim, oradan da ev adresinizi buldum. Sakın yanlış anlamayın bunun için uğraşmadım, bi baktım ki bulmuşum. Aslında numara da cep numaranızdı ama..
-anlıyorum… telefon etseydiniz?
-Evet tabi.. bu çok doğru. Yani diyorum ya her şey birden bire oldu. Yola çıkmıştım bir kez. Üstelik taksiyle geldim. Evet aramalıydım bu daha ekonomik hem de daha mantıklı olurdu, bilmiyorum belki de buralarda bir yerlerde başka bir işim vardı.
-ne gibi bir iş?
İyi ki de yapmamışım. İyi ki de o sokağa girmemişim bile. İyi ki de tam yerinde uyanmışım.
Başka dünyalara hep mi meraklıydım tam hatırlamıyorum ama bu dünyayı asla merak etmemeliyim gibime geliyor. Ama merak bir türlü yakamı bırakmıyor.
İşin en komik yanı da şu galiba: Birbirine bu kadar farkı insanların konuşurken birbirlerini tamamen anlayabilmelerine şaşırmaları. İnanamamıştım. Ben anlatıyordum, o anlıyordu, cevap veriyordu, o anlatıyordu ve ben anlıyordum hatta bazı yerlerde birbirimize katılıyorduk. Acaba biz farklı değil miydik? O mu o değildi, ben mi ben değildim? Benim gibi biriyle daha önce konuşmuş muydu? Ben? Tam olarak, hayır. Ne yani yoksa gerçekten insanlığın kardeşliği gibi bir şey mi vardı? Yani diyalog…
‘Acaba konuşmaya devam etsek nereye kadar gelebilirdik?’ diye kendi kendime soruyorum. ‘Gerçekten bir yere gelebilir miydik?’ Lütfen, bakın bu sorumun cevabı çok önemli: gerçekten bir yerlere gelebilir miydik? Ne kadar anlardık yani? Havadan sudan konuşmak kolay, ya gerçekten, gerçeklerden, bahsetseydik? Ben böyle bir durumda neler anlatacağımı tahmin edebiliyorum, ama onun söyleyebilecekleri konusunda hemen hemen hiçbir fikrim yok.
Nasıl oluyordu bu Ya Rabbi? Tamamen farklı yollarda birbirinden habersiz ve üstelik birbiriyle ilgili şeylerden de tamamen habersiz iki insan bir anda yolları çok benzer bir durum sebebiyle birleşirdi. Nasıl olur da birbirlerini anlayabilirlerdi. Nasıl olur da bulundukları yere baktıklarında aslında çok da farklı yerlerde olmadıklarını görebilirlerdi ve nasıl olur da tekrar ayrılabilirlerdi hiç bir şey olmamış gibi. En kötüsü de bu Kürt asıllı Türkü neden bu kadar etkilemişti?
İngilizi etkilememişti bu çok açık. O zaten farklılığını kabul edip, öyle gelmişti buraya. Geldiği gibi araştırmaya başlamıştı her yeri. Bilmek, öğrenmek için otobüse binmişti, ara sokaklara dalmıştı. Öğrencileri zaten her biri ayrı dünyaydı. Onlar için ‘şımarık’ demişti Kürt asıllı Türke. Hep birlikte gülmüşlerdi. Demek ki Kürt asıllı Türkü şımarık bulmamıştı.
Peki ya kendisini Türk sanan Fransız? İşte her şey burada sıkışıp kalıyordu. Her şey bir Fransızın kafasında noktalanıyordu. Bu hikayede bir bu çözülemiyordu. Çözülebilmesi için adaklar adanmasına rağmen çözülemiyordu ve galiba çözülemeyecekti.
Neyse…
Farklılıklara dikkat çekmek istiyorum yani. İnsanlar arasındaki farklılıklara ve bunu çözmek istiyorum. Keşke gücüm yetse kaldırmak da isterdim. Lütfen bana ‘bu insanın yaradılışından kaynaklanıyor’ demeyin. Benim kastettiğim şeyin ne olduğunu siz de biliyorsunuz, ‘yabancı olmak’tan bahsediyorum tamamen. Yabancı olmak istemiyorum kimseye, kimsenin yabancılığını kabul etmiyorum, bu duvarları kabul etmiyorum, “bu duvarların olması gerektiğini” savunanları kabul etmiyorum. Eğer hala duvarlar örülüyorsa işte o zaman bunu engellemeye çalışanların başında yürümek istiyorum. Bilmiyorum bunu hak ediyor muyum, çünkü bu yaşıma gelene kadar bunu kavrayamamış olabildiğime inanamıyorum. Son kez kalbimden geçiriyorum: “keşke ama keşke bu kadar yabancı olmasaydık.”