Yemyeşil bir orman içinde kuşların cıvıltılarıyla şenlenmiş bir göl kenarında temaşa eden kişinin yaşadığı huzur ne güzeldir! Bu haldeki bir insan, manevi sezişlerin huzuruyla sükûta ermiş, varlığını sessizliğin koynuna teslim etmiştir. Yaratıcının eserleriyle baş başa kalmanın yakınlığıyla derin duyuşlar, ürperişler, coşkular yaşamış, gönül huzuruna ermiştir. Maddi varlığından sıyrılmış, mana âleminin hikmet pınarlarından kanmıştır. Çinli büyük şair Su Yi “yaşayış, heyecan ve hayatın şerrinden, bu şehirden ve kızgın duvarlarından kaçmayı seviyorum. Tabiatın kucağına, hiç ayak değmemiş, hiçbir gözün görmediği bâkir ormanların kalbine dalıp gitmek istiyorum. Orada iri soğuk çiğleri tan vakti içmek istiyorum. O zaman şefkatli ellerimle avlanayım. Ama bütün ömürleri boyunca korku, ürkeklik görmemiş olan kuşları öldürmek için değil. Hiçbir insan ayağının ulaşamadığı ve tahrip edemediği yerde kuşları şefkatli avuçlarıma alayım, şefkatli nefesimle kanatlarına üfleyeyim ki telekleri belirsin…” derken, kim bilir nasıl bir manevi iklimde yaşıyordu!
İnsan böylesi bir sükûta erince, benliğine sinen o karmaşık ilişkilerden sıyrılarak saf bir kalple yeniden dünyaya gelmiş gibi hisseder kendini. Dünyaya ait ne kadar yük varsa sırtında boşaltıp, bir kuş gibi hafif hisseder kendini. Büyük veli İbrahim Ethem’in sıyrıldığı yükten sonra eriştiği sükûtun böyle bir yönü vardır hiç şüphesiz. Onu, Yaratandan gafil kılacak bütün düşüncelerden koparak, sadece ve sadece Rahman’ın hoşnutluğunu aramak! Kalbi sadece O’nun rızasına teksif etmek! Bu yüzden olsa gerek Hz. İsa, ‘insanın kalbi, malının bulunduğu yerdedir. Mallarınız gökte olsun ki, kalpleriniz de gökte olsun’ demiştir. “Göklerde ve yerde var olan her şey yok olup gitmeye mahkûmdur: ama kudret ve ihtişam sahibi olan Rabbinizin Zâtı sonsuza dek kalıcıdır. Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkâr edebilirsiniz?” (Rahman; 26–27). Rahman’ın eserleriyle baş başa kalabilmek! O’nunla tam bir kurbiyet sağlamak! Bir faninin erişebileceği en büyük mertebe bu olsa gerek!
Her türlü iletişim aracının hizmetinde olduğu, teknolojik imkânların hayatını kolaylaştırdığı zamanımızda insanların yüzlerine sinen kasvet ve kalplerini esir alan vehn (dünya sevgisi ve ölüm korkusu) duygusu, aslında modern yaşam biçiminin hiç de sanıldığı gibi insanı mutlu etmeye yetmediğini gösteriyor. Refahı bollukta gören batının üç yüz yıldır insanlığın azgın iştahını kabartmaktan başka bir şey ortaya koyamadığını görmekteyiz. Çılgınca bir tüketim toplumu yaratmak, insanî olana ait ne varsa arkaya atmak suretiyle ilerlemeci bir model yaratmak! Batının bu sihirli yolculuğu gözleri dünyaya dönük insanı cezp etse de, kalbi Allah’ın rızasına muvafık insanı mutlu etmeye yetmeyecektir. Sürekli uyanık bir kalp, Rahman’la her daim irtibat halinde bir bağ yoksa dünyanın sağladığı şan ve şöhret kimseye kalıcı bir huzur sağlayamaz. Dünyaya aşırı bağlanma, kalbi evirip çevirdiği için, insanın fıtratında bulunan güzellikleri teker teker eritiyor. Kıskançlık, kibir, yalan, gıybet, iftira gibi ne kadar kebair varsa dünyaya aşırı bağlanma sebebiyle kişiyi esiri haline getiriyor. Sükûtun huzur veren ikliminde Hakk’la baş başa olan salikin gönlünde aşk, dilinde zikir vardır. İnsanı kirleten duygu ve düşüncelerden uzaklaşmıştır. Onun sığındığı kapı, Mutlak Güç’ün kapısıdır. Yaşamanın sorumluluklarından kaçmak denmez onun yaşadıklarına. Yaşamanın en çetin sınavı üzerindeki gereksiz yükleri terk edebilme basiretini gösterebilmektir belki de. Sükûta eren salik bunu başarmıştır! Salik, Ahmed’er Rifâî’nin şu hikmetli sözünü kulağına küpe etmiştir: “Ey sâlih, kendini beğenmek belâsına sakın düşme, kibirlenme, böbürlenme. Çünkü bu gibi vasıflar kişiyi helâka sürükler. Halkı hakir kendini büyük görenlerin Allah’a giden yolları kapalıdır. Biz hepimiz birer miskiniz. Başlangıcımız murdar bir su, sonumuz ise kokmuş bir leş. İnsan vücuduna şeref kazandıran hiç şüphe yok ki, akıl cevheridir. Nefsi kıskıvrak bağlayan da akıl cevheridir.”
Şeytan, insan bedenine giydirilmiş deri gibi yakınımızdadır. Birlikte yapılan yolculukta farkına varmadan ne kadar dostane arkadaşlık yaptığımızı bir düşünün! Gözleri kamaştıran süs eşyaları, kalbi esiri haline getiren dünya sevgisi, arzuları kışkırtan şehvet, kalbi karartan, güzel amelleri yakan öfke, sevgiyi boğan nefret, tebessümü karartan kasvet hep bu arkadaşlığın yol açtığı aldanmalardır. İnfak etmeyi fakirlik korkusuyla engeller. İnsanı yücelten tevazuu kibir aşısıyla felç eder. Sevgiyle mayalanan kardeşliği, nefret tohumu ekerek boğar. Bütün bunlara rağmen, bir an ‘Allah’ diyerek bu kötü arkadaştan kurtulan kişi, sağlam bir ipe tutunmuş demektir.
Allah, [insanı] huzur ve güvenlik ortamına çağırmakta ve dileyeni dosdoğru bir yola yöneltmektedir. (Yunus; 25).