Şehirleri severim. En çok da geceleri. Doğrusunu isterseniz yalnızca geceleri. Pek çok insanın aksine gündüzler bana ürkütücü gelmiştir oldum olası. Gün ışığında şehrin sokakları, ağzını açmış beni yutmak için bekleyen dev bir canavara dönüşür her defasında. Hele bazı sokaklar var ki gök gürültüsünü andıran haykırışlarını yanından geçerken duymak bile tüylerimi diken diken etmeye yeter.
Ama gece öyle mi ya?
Geceleyin her sokak ayrı bir cazibe kazanır, her biri “gel benimle sohbet et, sana öğretecek ne çok şeyim var bir bilsen” der gibi el uzatır bana.
Eskiler karanlık, saklayıcıdır, örter demişler. Eskide kalmış. Şehirde asıl tehlike karanlık da değil, kalabalıkta barınır. Hem öyle ki kimsecikler farkına bile varmaz. Sevgili dostum gece ise, sessizliğine saygı duymasını bilen herkese usulünce bünyesindeki tüm gerçekleri tereddütsüz, hiç naz etmeden fısıldar.
Nice sırlara vakıf olabilirsiniz ve nicesini de öğrenebilirsiniz. Sakın, sırları bilmek ve öğrenmenin aynı şey olduğunu sanmayın.
Hava kararıp da kalabalık dağılmaya başladı mı, hemen pencerenin kenarına oturur merakla onları izlemeye koyulurum. Feri kaçmış gözlerinden anlamlar çıkarmaya çalışırım. Genelde pek başarılı olamam ama emin olduğum bir şey varsa o da hepsinde saklanamaz bir ürkekliğin bulunduğu. Önceleri karanlığın basmasından dolayı olduğunu sanıyordum. Sonra hayretle gerçeğin farkına vardım. Gerçek şu ki, onlar karanlıktan korktuklarından daha çok birbirlerinden korkuyorlar. Ben onları izlerken koşar adım evlerine ulaşmaya çalıştıklarını görürüm hep. Diğerlerinden uzak ve suni bir aydınlıkla güvenli hale getirdikleri evlerine. Elektrik olmasaydı, ne olurdu acaba?
Gece ilerleyip de etrafta kimse kalmayınca karanlık o tarifi zor sessizliğiyle bana “Gel” der. Buluşma saatimiz fazlaca değişmediğinden ben de o saatde hazır olurum. Karanlıkla, sokakla, ve tüm şehirle alışılmadık sohbetime başlarım bir süre sonra. O gün - bilmem hatırlatmaya gerek var mı benim günlerim gece başlar- ne öğreneceğimi hiçbir zaman önceden kestiremem. Bazen tek kelime bile duymadan saatlerce ayak seslerimi dinleyerek eve döndüğüm olur. Ama bazen de yıllarca çalışsanız, en iyi okullarda dirsek çürütseniz öğrenemeyeceğiniz sırlar serilir gözlerimin önüne. Bu şehri gece sevmemin sebeplerinden birisi de hatta en esaslı sebebi de her dem sürprizlerle dolu olmasıdır. Ama iyi, ama kötü…
***
Dün böyle bir gündü. Kolay öğrenilmeyecek şeyler öğrendim dün ve kolay hazmedilmeyecek. Laf aramızda galiba, tüm şehri büyük bir yıkımdan da kurtardım. Az daha yavaş davransam taş üstünde taş kalmayacaktı.
Dün daha sokağa çıkar çıkmaz dostum kulağıma, bugünün kendimi gizlemem gereken bir gün olduğunu fısıldadı. Ben de öyle yaptım.
Her defasında dostumun kontrolüne bıraktığım ayaklarım, bu defa beni, daha önce hiç gitmediğim bir yere götürmüştü. Terkedilmiş gibi görünen ama aralık kapısından hafif bir ışık sızan tek katlı harap bir ev. Duvarlarında sıva namına bir şey kalmamıştı. Camlar kim bilir ne zaman kırılmış, tahtalarla kapatılmaya çalışılmıştı. Evin hala ayakta duruyor oluşu bile mucize gibiydi. İyice yaklaşınca içeriden bir çocuk sesi geldiğini duydum. Titreyen incecik bir ses. Kapının yanına yavaşça oturdum. Onu görmeye çalışmayı düşünmedim bile. Eğer öğretmeniniz karanlık ve okulunuz bu şehrin sokakları ise, dinlemeyi ve duyduklarınızı gözünüzde canlandırmayı bilmelisiniz.
Evet. Belli ki çocuğun gözlerine yaşlar birikmişti. Kirli yanaklarından usul usul karnının üzerinde tuttuğu, ufak siyah ellerine damlıyordu. Görmeme gerek yok, kara tenliydi. Gözleri boncuk boncuktu. Yürek sızlatan bakışları vardı eminim.
Bu şehir de tüm aç çocuklar, biraz esmerdir. Üstelik hepsinin bakışları değdiği yeri paralar. Değdiği yeri…
Çocuk kısık bir sesle konuşmaya başlamıştı. Belli ki daha yüksek ton da konuşmaya mecali kalmamıştı. Şimdi emindim olduğu yerde iki büklümdü.
- Anaaa..
Karnı çok ağrıyordu çocuğun, hem de çok.
- Söyle guzum!
- Ana acım.
- Sabret guzum. Bekle azıcık hele. Bi akşam olsun neler neler yiycen. Bak az galdı zabaa. Hadi gözlerini kapat, hadi uyu gurban olduğum. Aha bak su var burada su iç biraz.
- Su karnımı iyice ağrıtıyo ana. Uyuyamıyom.
Bu şehir deki aç çocuklar, uykuyu sevmezler. Çünkü uyanınca yine uyumak zorundalardır. Ve tüm annelerin gözü yaşlıdır. Çocuklar sıskacıktır anne bir deri bir kemik.
- Tamam guzum sana ninni söyleyim isten mi? Uyu hadi bi âşam olsun. Gurban olduğum Alla’m, bi âşam olsun.
Annenin sesi titriyordu. Omzunda, başından kayıp duran, mütemadiyen gözlerini kuruladığı kim bilir çeyizinden kalan son eşyası olan oyalı yemenisi vardı. Üzerinde giyilmekten yer yer incelmeye, sökülmeye başlamış eski bir elbise. Anne, uzun bir süre evi aramış ama yiyecek bir şey bulamamıştı. Şimdi çocuğunu kucağına almış bir eliyle başını okşarken diğer eliyle sımsıkı kavrıyordu onu. Sıkı sarılmak zorundaydı. Oğlu uyuyup da, sabah tekrar gözlerini açana kadar onu kimselere -ölüme bile- kaptırmamak için mecburdu buna. Şimdi evin içinde hıçkırık seslerine karışan eski bir ninni sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Az sonra yemenisini oğlunun üzerine serecekti.
Bu şehrin varoşlarında, her annenin gözyaşlarını kuruladığı, oğlunu ısıttığı, oğluna siper ettiği, onu ölümün gözlerinden bile gizleyen bir oyalı yemenisi vardır.
- Anaaa?
- Daha uyumadın mı guzum?
- Niye bizim evimiz yok ana? Niye biz fakiriz?
- Bilmiyom oğlum.
Bu şehirde hiçbir ananın bu soruya verilecek bir cevabı yoktur.
- Ana akşama nerden bulcaz yemeği?
- Bulcaz guzum. Anan sana yalan söyler mi hiç. Yarın Ramazan. Akşama iftar çadırları gurulacak. Böyle gocaman gocaman. Evvel ki sene de yediydik ya hani. Fazla kalanları da eve getirdiydik. Bildin mi?
- Ama çadırlar kalkınca bize bi daha yemek vermedilerdi, de mi ana? Niye söktülerdi ki çadırları.
- Ramazan bittiydi guzum.
- Keşke hep Ramazan olsa ana. Ben bundan sonra hep Ramazan olsun diye yakaracam Allah’a ana. O zaman hiç acıkmam. Akşam olunca da uyurum de mi ana?
- Et guzum et yavrum. Hep Ramazan ossun.
Annenin gözlerinde sadece yaş yoktu. Umut vardı, umutsuzluk vardı, öfke vardı bir de. Ama ille de şefkat vardı. Tükenmeyecek bir şefkat. Sımsıkı sarılmıştı çocuğuna yeniden herhalde. Bir an derin bir sessizlik kapladı sanki tüm cihanı. Evin içinden daha derin bir ses geldi.
- Ah!
Oturduğum yerde sendeledim. Evin tüm duvarları, titriyordu sanki. Uzakta ki ışıklara, görünen binalara baktım. Şehirde zelzele oluyordu galiba. Kaçmayı düşündüm hemen. Aşağıda boş bir arazi görmüştüm. Oraya ulaşmalıydım. Gecenin sesi duyuldu birden. İlk defa sükûnetini kaybetmişti. Her zamanki gibi fısıltı değil bir çığlığı andırıyordu sesi.
“ Bu ah, bu şehirde taş üstünde taş bırakmaz” diye haykırıyordu.
Ayaklarım yine beni dinlemekten vazgeçmişti. Deli gibi koşuyordum. Büyük bir marketin önüne gelince durdum. Yapmam gerekeni anlamıştım. Yerden büyük bir taş aldım. Duraksamadan camına fırlattım. Koşarak içeri girdim. Alelacele bir alışveriş arabası bulup içine ne bulduysam doldurdum. Aynı hızla geri döndüm. Arabayı kapının önüne bırakıp kapıyı sertçe vurdum birkaç kez. Kendimden utanıyordum. Böyle büyük bir gücün karşısında eğilmiştim sadece, oysa tehdit edilmeden yardım edebilmeliydim. Ben bu ana oğula değil şehre yardım etmiştim. Şehri kurtarmıştım. Yüzlerine bakmaya yüzüm yoktu. Kapı açılmadan evime doğru öfkeli adımlarla yürümeye koyuldum. Öfkem kime miydi? Bir büyük derviş “Ben ol da bil” demiş. Ben de size aynı şeyi söylemeliyim bu durumda.
Bu şehri seviyorum. Özellikle de geceleri. Bu şehirden nefret ediyorum. Tüm şehirlerden nefret ediyorum. Gece gündüz…