Gözlerimi kapıyorum bir manzara geliyor gözlerimin önüne; Hrant Dink’in cenaze töreninde yaşlı bir kadın elindeki Hrant Dink fotoğrafına sarılmış, gözlerini bir noktaya dikmiş bakıyor. Aklından ne geçiyor diye düşünüyorum uzun süre. Belli ki bir öfke var gözlerinde. Faşizm’i gerçekten anlayabilir mi acaba diye düşünüyorum. Bu öfke sadece “bizden” olanın öldürülmüş olmasından mı kaynaklı yoksa gerçekten faşizm’i hissetmiş olabilir mi bu teyze?
Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor. Akp taraftarı olmamama ve dahi bulunduğum hemen her ortamda Akp karşıtı olarak bilinmeme rağmen Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasını yürekten istiyorum. “Milletin” seçtiği meclise inanmak istiyorum. Milletin irâdesinin tecelli ettiğini görmek istiyorum. Hiçbir şekilde oy vermeye layık bir parti göremediğim bir ülkede oy verenlerin iktidarına tanık olmayı arzuluyorum. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin eline geçtiğini görmek istiyorum.
Cuntacılığı, faşizmi, statükoculuğu hücreline dek hissetmiş biri olarak “sivil, dayanılmaz yüreklerin” kaybolmadığına dair bir inanca sarılmaktan başka bir umudum olmadığının farkındayım. Hangi yöne giderse gitsin, bu “vatanın” kaderini üzerinde yaşayan “halkların” şekillendirmesinin en iyi “faşist” yönetimden daha iyi olacağını biliyorum.
27 Nisan 2007 Cuma günü akşam 7 gibi uyuyorum. Kötü geçirilmiş bir günün ardından bir saklanma girişimi bu uyku. Gece yarısına doğru uyanıyorum. Biraz rahatlamış olarak bilgisayarımın başına oturuyorum. Msn’i açıyorum ve gelen ilk mesaj bir haberin linki oluyor: “Asker hükümete muhtıra verdi”. Öylece kalıyorum olduğum yerde. Neredeyse nefrete varan beğenmemezliğimin olduğu Akp’nin Cumhurbaşkanı çıkarması konusundaki isteğimi düşünüyorum. Laik, demokratik, hukuk devletini savunmak için Tandoğan’a toplanan kalabalığın ellerinde yükselen “ne takunya ne postal” pankartını düşünüyorum. Hrank Dink’in cenazesindeki yaşlı kadını düşünüyorum. Sivil Toplum’dan bir tepki arıyorum internette. “Asker kendi işine baksın” diyecek yüreğe sahip insanlar olduğuna inancım yitiyor her geçen saat. Her geçen saat rahatı bozulmasın diye gıkını çıkarmayan bir toplumda yaşıyor olmaktan dolayı duyduğum hicâb artıyor. Birkaç cılız ses dışında hiçbir şey duyulmuyor. Hatta postal yalayıcıları küflenmiş Hasan Mutlucan kasetlerini yerlerinden çıkarıp büyük kolonlu müzik setlerinde duymak istemediğimiz kadar yüksek sesle çalıyorlar. Söz darbeden açılınca mangalda kül bırakmayanlar iş ciddiye bindiğinde kuyruklarını kıstırıp sessizce bir köşede saklanmayı tercih ediyor. “Darbeciler yargılansın” diye eylemler düzenleyenlerin sesleri duyulmuyor.
Milletin seçtiği meclisin, yine milletin seçtiği vekillerce iradesiz hale getirilmeye çalışılmasını anlıyorum. Bunu bile demokratik bir tepki olarak görebilirim. Akp’den birinin Cumhurbaşkanlığı istemeyen “sivil halkı”, Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasına verdiğim destek kadar destekliyorum. İrâdelerini meydanlarda, gazetelerde, internette, orda burda bağıran her insan beni umutlandırıyordu şu güne kadar. Ama gördüm ki darbelerin, faşizmin, statükoculuğun acısını benim kadar hissettiğine inandığım insanlar bir bir cepheden çekiliyor. Akp’ye oy vermiş milyonlarca insandan biri bile çıkıp “sert” bir açıklama yapamıyor “devletin memurlarına”. Atanmışlar meclisi değil halkın irâdesini eziyor.
Daha güçlü söyleyemem: “ne olur ses verin. Ne olur bu ülkenin tekrar karanlığa girmemesi için bir ışık yakın. Ne olur sivil bir yüreğe sahip olduğunuzu gösterin. Ne olur, Kürtçe aşkına, Ermeni şarkıları aşkına, başörtüsü aşkına, Lazlar, Boşnaklar, Çingeneler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar aşkına, siz ses vermediğinizde aynı acıları çekecek çocuklarınız aşkına ses verin. Daha güçlü söyleyemem: rahat koltuklarınızdan kalkıp bir kerelik kıyama durun ve söyleyin: kahrolsun faşizm!”. Yoksa bu faşizme layık bir halk olarak yaşama zorundalığından başka bir şey olmayacak elimizde. Artık başkalarını suçlamaktan vazgeçip “layık” olduğumuz yönetimin bu olmadığını gösterecek bir şeyler yapın. Durmayın.