‘’Kıyamet kopmayınca, kıssa-ı aşk tamam olmaz’’
Günlerden gül günleridir. Bahar, en çok güle gebedir. Önce gül, önce gülşen, önce aşk adıyla gelir. Bahar yeli bi kez esmeye görsün, eziyetli kış günlerini sürüp götürür. Bahar Sultan’ın ordusunun en yiğit askerleri birer birer baş gösterirler.
‘’Kırçiçekleri’’
Hep baharı tek başına temsil eden gülün gelişinin hazırlığındadır sanki/ Zalim kışın gülbahçesine ettiği eziyeti ne Galip anlatabilir ne de biz…
Bahar mevsimi, gül mevsimidir, sefer mevsimidir.
Ümmü Sinan seyrinde bir şehre varır, sarayı güldür, sultanın tacı, tahtı, bağı, duvarı güldür.
Orda, gül alırlar, gül satarlar, gülü gülle tartarlar.
Bu bahar macerası yaşanan şehir
Bursa mıdır?
Şiraz mı?
Gül Baba’nın yaşadığı ve şehit edildiği Edirne mi?
Yoksa bir güzellik varsa bilin ki o Medine’deki ocaktan düşmüştür diyenlere uyan şehr-i şah Medine mi?
Mekke mi?
Yoksa özlemimiz, sevdamız, coşkunluğumuz olan şehir İstanbul mu?
Bu şehirlerin hangi bahçesinde açarsın?
Hafız’ın kabrinde her gün yeniden açan güller içinde bir gül müsün? Herat’ta, Keşmir’de, Şiraz da İstanbul’da bir bahçenin gülü müsün?
Senin gönlünü titreten kim?
Senin kokun nerden geliyor?
Senin kokuna aşina olan nerde?
Feryadı duymayan kulaklarının duyduğu ne?
Zaman aşka akıyor, biliyorsun,
Kırçiçekleri senin gelişini selamlarken, hayran hayran seni, gelişini bekleyenleri aşkın kandiliyle yakman neden?
Bu bi-vefalıkla zıt olan inşirah-ı sadr da nerden geliyor?
O da ne/BU bahar gecesini kuşatan rüzgar kokunu her yana neden böyle güzel taşıyor
Kokun
Rengin
Sesin
Biçimin
Ne de eşsiz..
Sen bana benzemiyorsun/ sen ferahlıksın/ben sıkıntı
Sen silensin/temizleyensin/ ben kirleten/kirlenen
Sen Muhammed terisin/ ben toprak
Sen hayatsın/ ben ölüm
Ama hayat zaten ölümün içinde değil mi?
Önce ölüm sonra hayat yaratılmış değil mi?
Evliyanın duyduğu koku senin kokun değil mi?
Beni yakan / yandıran/ senin ateş kızılı yapraklarından biri olmalı?
Tüm meclislerde yerin hazır. Ebediyet senin kısa ömründe gizli olmalı
Her bahar olduğu gibi yine,
Kışın hükmünü yitirdiği bu günlerde seyr-i endam edersin belki gülşende
Sevgililer seni beklerler, benim beklediğim gibi,
Aşık maşuka göz izi değdirmeden
Önce seninle tanışır
Sana bakar
Onu görür.
Sen gülzar-ı bekasın, sonsuzluk ülkesinin soluğusun,
Musalla taşında açan gülsün,
Sende farkındasın, yağmur yağıyor,
İnce bir sızı gibi kalbimin sızısını çoğaltıyor,
Yine gece sabaha dönüyor,
Bu musalla taşının başında seni bekleyen aşık/ ölümle tanışıklık diliyor
En çok/ hem de burada / böyle/ böylece ve bu gece..
Ben başımda Destegül taşımıyorum
Elimde bir gülabdan yok,
Ben bir güllabici değilim
Ama sen, Bektaşi nin başındaki cübbesin,
Yeşimden, zümrütten, yakuttan firuzeden bir gülabdan, ve aşk delilerinin yöneldiği
Şifahanesin, şifasın, dertsin, devasın..
Belki/
Aksini görüp aşık olacağın sular henüz yaratılmadı/ sen daha yaratılmadın/ henüz
Rengin kırmızı değil/ bi kokun yok/ daha bülbül sana aşık olmadı/ belki aşk da daha
Yaratılmadı/
Önce Gülşenabad’da oturacağın postun yaratıldı belki/
Sonra çiğdem/ sonra bahar/ ve diğerleri/
Senin eşiğine yüz sürüp derman isteyecekler yaratıldı belki de önce
Sen sonra/
Son söz gibi/
Son unutuş gibi/
Sevgili bahçeye gezmeye çıkmış
Tek isteği bir gül/ ‘’kırmızı gül’’
Bi açsan, bi görse, bi dokunsa, bi koklasa
Çiçeklerin sultanı
Yüzünü bi gösterse
Diye diye dolaşıyor gülşende
Güle ve aşka merhaba virdi çekiyor şairler gibi
Aziz’in eşine Züleyha diyen müfessirler mi koydular adını
Bu zikir sana ulaşıyor mu?
Bülbülün feryadına alışkın kulakların
Toprağa düşen gözyaşlarımı tanıyor mu?
Sen gözyaşımdan mı bitiyorsun toprakta
Sen benim canım mısın
Canımın içi
Ciğerimin paresi misin
Öte dünyanın bu dünyadan hayırlı olduğunu bilen sen misin?
………………………
……………………………