Hava puslu. Aylardan Ocak olmasına rağmen İstanbul karsız… Sinsi bir ayaz çöküyor akşamüstleri bu kente. Ama mevsim kış gibi değil.
Akşamın geç saatlerinde görüyorum onu. Aynı köşede hüzünlü bir dekor gibi duruyor. Bir gün değil, iki gün değil… Son bir haftadır…
Oturuşu değişiyor, ellerini montunun kollarını çekiştirerek saklıyor, bazen kapüşonunu başına geçiriyor ama baktığı yer hemen hemen hiç değişmiyor. Kısa mesafedeki bir şeyi görmek ister gibi gelmiyor bana bakışları. Ötelere kilitlenmiş gözleri çok uzaklardan birini ya da birilerini bekliyor sanki.
Hava iyice kararınca başı önünde yorgun, isteksiz adımlarla arkasına aldığı sokağın tenhalığında kayboluyor.
Birkaç gün üst üste aynı saatlerde ve aynı yerde görünce meraklanıyorum. Kapıcı Kamil Efendiye;
“Karşı kaldırımdaki çocuk neden orada oturuyor? Birini mi bekliyor? Evi barkı yok mudur?”
Kamil Efendinin istihbaratı kuvvetli… Paylaşacak fırsat kolluyor.
Başlıyor anlatmaya, üstelik keyifle… Ne merakımın ne de sorumun hedefi olmadığı halde her nedense ekonomik durumundan başlıyor. Aile efradına dalıyor. Sözünü kesip:
“Kamil efendi, sana çocuğu sordum, ailesini değil.”
“İyi ama ailesi olmadan, durumunu bilmeden verdiğim cevap işe yaramaz ki.”
İlginç adam vesselam… Dişimi sıkıp, sadede gelmesini bekliyorum bir süre...
Olmayacak. Belli ki bir derdi var bu çocuğun ama Kamil Efendi, çocuğun derdinden çok diğer dedikodulara yoğunlaşmış durumda.
Teşekkür ediyorum. Israrlı anlatma çabası işe yaramayacağını anlayınca, kapıdan
ayrılıyor nihayet.
Pencereye döndüğümde, o hala kaldırımda oturmuş, öteleri izliyor.
***
Bir yabancıyla derdini paylaşmayacağı ihtimalini göz önünde bulundurarak pardösümü alıp dışarı çıkıyorum. Bereket versin ki kapıda terzi Firdevs Hanımla karşılaşıyorum. Ona soruyorum aynı soruyu.
“Annesi bana provaya geliyor.” diyerek başlıyor Firdevs Hanım anlatmaya. Anlatırken gözlerinde yaşlar titreşiyor.“Benim yüreğim dayanmıyor, o yavrucak nasıl dayansın?” derken yüreğinin acısı düşüyor sesine.
Ondan öğreniyorum ki; adı Burak. 12 yaşındaki minik yüreği babasız kalmanın korkusuyla kıvranıyormuş. Anne ve babası o çok küçükken ayrılmışlar. Fakat babası kansere yenik düşeceğini anlayınca altı ay önce dönmüş ve mirasının Burak’a kalması için yeniden evlenmişler. Baktığı yerde babasının yoğun bakımda tedavi gördüğü Kartal Devlet Hastanesi varmış. Altı ay önce bulduğu babasını kaybetmenin sancısını taşıyormuş. O istikamete bakışı bir dua imiş… Günlerdir doğru dürüst bir şey yemiyormuş.
***
Öğrendiklerimin ağır yükü yerleşiyor omuzlarıma. İçim titriyor. Ayaklarım duygularımın direktifiyle karşı kaldırıma yöneliyor.
Sessizce oturuyorum yanına. Kaldırım taşları soğuk... Akşamın kuru ayazı iliklerime işliyor.
Üzülünce daha mı çok üşüyor insan?
“Ah acıyı dindirmenin hızlı bir yolu yok mudur?”
Elimi uzatıversem, bir yamayı söker gibi söküversem içindeki acıyı…
Olmayacak bir temenni.
Kelimelerin güç yetiremeyeceği hissine kapılıp teselli cümleleri kurmaya yeltenmiyorum bile. Hem onu acıtanın ne olduğunu bildiğimi bilmiyor.
Onun baktığı yöne kilitleyip bakışlarımı dua ediyorum. Babasına şifa, onun küçük bedenine ve yüreğine kuvvet diliyorum…
Birden dualarımın içine bir soru düşüyor.
“Sizin babanız da mı hasta?”
İletişim kurmayı beklemediğimden mi, sorunun masumiyetinden mi, yoksa onun için çok üzüldüğümden mi bilmiyorum,
“Hı hı!!” diye bir ses süzülüyor dudaklarımdan.
“O hastanede mi?”
Ah küçük ve saf çocuk! Çocuk olmanın safiyeti keşke oyunlarındaki pervasız kahkahalarına yansısaydı. Keşke böylesi masum sorularını yeni keşifler için sorup yeni şeyler öğrenebilseydin.
Yüzüne bakıyorum.
Gözlerinin altında hazin gölgeler, gecenin karanlığına rağmen çığlık atıyor. Dudakları uçuklamış. Solgun yüzü, çocuk masumiyetiyle beraber, acıdan yoğrulmuş bir durulukta…
“Hı hı!” derken yalanımdaki ısrarı hoş gördüğümü fark ediyorum.
“İnşallah ölmez!” deyince gözyaşlarımı kontrol edemiyorum. Sarılıyorum ona. İtiraz etmiyor.
“Benim babam da o hastanede. Hem de çok hasta!” derken sokuluyor kolumun altına.
“İnşallah iyi olacak!” diyorum.
Sesinde büyük adam kabulüyle “İnşallah!” diyor.
***
Karşılıklı çorba içiyoruz. Suskun…
“Hem çok üşüdüm, hem çok acıktım. Bana arkadaşlık edersen birlikte çorba içelim.” teklifime şefkatle;
“Olur.” diyor. Aynı dertten muzdarip olduğumuzu düşünmesi, onu bana yakınlaştırıyor. Kendi acısı kadar büyük olduğunu düşünüyor acımın…
Konuşmadan geldiğimiz mekândayız.
Allahtan gerçekten açım. Böylesi bir masumiyetin ve acının erken yaşta olgunlaştırdığı bir yürek karşısında teselli niyetiyle olsa bile yeni bir yalan söyleme ihtimali beni utandırıyor.
Siparişimizi verdikten ödemeyi yapacağımız ana kadar tek cümlesi “Benim param var.” oluyor. Sakince cebinden 10 Ytl’yi çıkarıp masanın üzerine bırakıyor.
Bir dahaki sefer onun ısmarlamasında anlaşarak hesabı ödeyip çıkıyoruz.
Yine suskun, ayazlı karanlığın içine giriyoruz. O köşeye geldiğimizde:
“Birlikte dua ederiz burada yine.” diyor.
“Olur!” diyorum. Arkasını dönüp ağır ağır uzaklaşıyor.
Arkasından bakarken Cemal Süreya’nın dizeleri düşüyor dilime,
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.”
Babasız geçen çocukluğundan sonra, altı ay gibi kısa bir sürede babasını yeniden kaybetmenin kör karanlığından ne çok korktuğunu biraz daha anlıyorum.