Yarım saattir pencerenin önünde hareketsiz duruyordu. Dalgın boş bakışlarını tek yaprağı dahi kalmamış ağaçların gölgelerine dikmişti. Simsiyah bulutların gökyüzünü kuşattığı bir kış günüydü. Her zamanki gibi görmeyen gözlerle bakıyordu etrafa. Doğanın dağınık kaprislerini ve yaşamın karşı konulmaz güzelliklerini unutalı aylar olmuştu. Kirli camın arkasından görebildiği kadarıyla, tabiat gri rengiyle vardı artık.
Önce aynalar kırılmıştı gözlerinde, imbik imbik süzüyorken suretlerin esrarını. Sonra hiç farkettirmeden kış gelmişti heybetli dağların tepelerine. Martılar kaybolmuş, deniz susmuştu.
Güneş, alabildiğine gömülmüştü sis bulutuna. Keşfedilmeye değer yanı kalmayan günlerin ardından sürüklenip gitmekten başka yapabileceği bir şey kalmamıştı..
"Bir kelime" dedi. Alnını dayadığı camdan kaldırırken. Herşeyi anlatan bir kelime. Mesela yalnızlık. Ve ardından gelen kırık dökük cümleler... İyi olurdu aslında, sisli duygularının suskun
ve rıhtımsız denizini anlatmak için. Göç hüznüne tutulmuş yüreğiyle zordu yazmak. Tıpkı yaşamak gibi. Zaten cümlelerinin de orijinal bir yanı yoktu. Hepsi ordan burdan devşirme
kelimelerle doluydu. Buna rağmen "yazmalıyım" dedi. "En azından varlığımı anlamlı kılmak için yapmalıyım bunu."
Eline geçirdiği kağıt parçasına, şuursuzca ardı ardına aklına ilk gelen anlamsız cümleleri sıraladı. Kayda düşen her çizgi doğrusunun, alaycı bir tavırla büzüştüğünü hissedip, telaşlandı. Kendini iyi hissetmek ve varolduğunu kanıtlamak için giriştiği eylem sonucu, meydana getirdiği traji-komik cümlelerin aleyhine bir delil olabileceğini düşünüp, kağıdı buruşturup attı. Ellerini dalgalı saçları arasında dolaştırarak, "Daha iyi yazabilseydim" dedi. "Belki o zaman ellerim hızla akan nehir sularında gezinir, bense gözlerimle yakamozları sobeliyor olurdum. Ya da henüz tütsülenmemiş türkülerin yanı başında, yanık tenli bir çocuk olur, uçurtmama eğer vururdum.
Derin bir nefes aldı. "Şu an bunları düşünmek ne kadar da yersiz." diye mırıldandı. "Oysa şimdi" dedi, derin bir iç çekerek. "Şehrin derinliklerine sinen ince hüzün dalgası, tam sırası
diyerek çıkmıştır caddelere. Girift koridorları adımlayan iflah olmaz şairler, hüznün damarlarını zorlamak için sarılmışlardır kalemlerine. Şehir, daha çok acı solusun diye, bütün ayrılıklar bugüne ertelenmiştir belki de."
Cama vuran ince yağmur damlalarının hafif ritmik sesi, derinden gelen bir inilti gibi kulaklarında yankılanarak içini ürpertti. Bir randevuya geç kalmışcasına telaşla oturduğu yerden doğruldu. Bir an sarı saten duvara monte edilmiş, beyaz telefona baktı. Günlerdir varlığıyla yokluğunun bir anlamı kalmayan telefon, öylece sus pus durarak adeta sözlerin tükenmişliğini haykırıyordu. Mesafalerin büyük adımlarla aşılması gerektiğini ima eden bu tükeniş, aynı zamanda hayata yeni anlamlar da yüklüyordu.
"Beklemek, ya da beklenmek. Daha kaç vakit?" diye içinden umutsuzca söylendi. Sonra paltosunu giyip şemsiyesini almadan sokağa çıktı. Bir süre nereye gideceğini bilmeksizin kararsız adımlarla yürüdü. Az önce çiseleyen yağmur, sağnak halini almıştı. Kara bulutlar içinde gizlenen sisli hatıralar, saçlarını ve ellerini ıslatıyordu. İki dakika sonra paltosunun eteklerinden su damlacıkları süzülmeye başlamıştı. Ayakkabıları çamura bulanmıştı. Oysa sokakta onunla birlikte yürüyenlerin saçları kuruydu. Ayakkabılarında bir parça bile çamur yoktu.
Ve hayretle ona bakıyorlardı. O ise yitik bir serüvenin ekseninde dönmekle ancak anlamını bulan kanat çırpışlarını çoğaltarak yürümeye devam ediyordu. Kırık bir şarkının dudaklarında tutunma isteğine izin vererek, yağmurların damarlarına kan verişini perçinliyordu. Bir ara duraksayarak ellerini birazdan feveran koparacak olan yüreğine bastırıp atışlarını dizginlemeye çalıştı. Tüm vücüdunu saran ince, mavi bir sızı ve kalbinin en ücra köşesinden dökülü gelen cümleler, birer vaveyla hışmıyla güne aksediyordu.
"Sana gelirken elimde kocaman bir gül demeti olmalı ve onlalarla çalmalıyım kapını. seni alıp gitmeliyim bomboş sokaklara... Her yer seninle dolmalı. Yoksa güzelliğinin bir anlamı kalmaz, sana doğru çılgınca çırpınan denizin. senin için senden yana atarken kalbim, ufuk göğermeli üstüme. Ruhum seninle yükselmeli yitik ülkelerin üstüne. Kafesten kuş kaçmalı artık.
Sadece sen olmalı bu yürek..."
Telaffuz ettiği son cümlenin sıcaklığı ile kararsız adımlarını kararlı bir şekilde ara sokaklara yöneltti. Yüz hatları, mutluluğu yakaladım diyordu sanki.
Düşle gerçek arası yaşanan bir gündü. Tabiatın en güzel lisanı susmaya hazırlanıyordu. Bir yağmur sonrası adını bilmediği çiçekler toprağa göz kırparken o, ansızın hayatın en dokunaklı yanından alınmış fotoğraf karesi gibi mütebessim bir çehreyle kaderini seyrediyordu.