Bekâr evlerinin adresi yoktur. Adresi olmayan bir yerin komşusunun olması da düşünülemez. Ramazan ayı sessiz sedasız biter, Aşure günü gelir geçer.
“Bekâr evlerinde güneş bakır sinilerle getirilir(se)” de bekâr evleri(öğrenci evleri) zamansızlık ve mekânsızlık mefhumu üzerine kurulmuştur. Burası istediğiniz an istediğiniz zamanda terk edebileceğiniz istediğiniz an istediğiniz zamanda geri dönebileceğiniz bir yerdir. Gece ve gündüzün sınırı yoktur; zamanın başlangıcından ve bitişinden söz edilemez. Çok şey plansız ve programsızdır, her şey başladığı gibi bitmeyebilir. Eve gelen misafir başka bir eve misafir götürülebilir.
Ev bizde bir sınırı ifade eder. “İç” ve “dış”ın sınırını ev belirler. Bekâr evleri bende gece ve gündüz bağlamında bir sınırsızlığı bet/imlese de bu sınırsızlığı farklı düzlemlerde farklı hayat alanlarında bir ayrıcalığa dönüştürsem de evin “iç” ve “dış”ın belirleyici rolüne oldum olası saygı göstermişimdir. Televizyon dizilerinde evin sürekli bir “ana mekân” olarak kullanılmasına hele hele o evlere ayakkabıyla girilmesine hep karşı çıkmışımdır. Çünkü bu sahneler evin içine saygısızlıktır ve evin mistik yapısını modifikasyona uğratmaktadır.
Sokakların kirinin ayakkabı yoluyla oturma odasına, mutfağa, evin salonuna taşınması o evin dışında kalmam; o diziyi izlemeyenler arasında olmam için yeterli bir gerekçedir. Malkoçoğlu’nun zindanının bile bir sıcaklığı varken sitcom dizilerinin evleri (ve içindekileri) hep soğuk gelmiştir bana. Orada bekâr evlerindeki gibi yere gazete serip üzerinde çekirdek çitleyemezsiniz. Bırakınız gece geç saatlere kadar süren çay muhabbetlerini (ülkeyi kurtarma planlarını, futbol, siyaset tartışmalarını) sabah kahvaltısında bile çaya yer yoktur, konuşmalar ucuz bir tartışmadan ibarettir sitcom evlerinde.
Cahit Zarifoğlu “Toprak” başlıklı şiirindeki “Evlerle aramız açılıyor “ mısrası ve “Yaşamak” adlı kitabındaki “Evlerde insanlardan çok eşyalar oturuyor” cümlesiyle modern zamanlarda “ev”i bekleyen büyük tehlikeye işaret etmektedir: sahiplerinin eve ve evin sahiplerine yabancılaşması. Bu açıdan bekâr evleri sadedir, çok fazla eşyaya yer yoktur orada, ne kimse oraya yabancı ne kimse oranın yabancısıdır.
Attila İlhan şiirlerindeki oteller, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”ndaki han sıcak bir yuvaya bir eve olan özlemin ifadesidir. Öte yandan Tanpınar’ın evinde “Her şey yerli yerinde”dir. Her şey öylece kalakalmıştır. “Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmıştır” evi. Çamlıbel’deki gibi Tanpınar eve muhtaç değil Tanpınar’ın evi insana muhtaçtır. Evi ev yapan evin içindeki insandır çünkü. Sezai Karakoç daha da özele indirger evin ev olabilmesini. Anne evin her şeyidir. “…Göz toprağı arıyordu toprak yoktu/ Bir rum kınaması balıkların dudaklarında/ Ve anne düştü ilkin/ Anne indi demire/ Bir ağıt var çamaşır ipinde bile/ Artık kurşundan gölgeler baba ve kardeşler/ Durup suçluyorlar birbirlerini/ İlerlerken lanetliyor her biri kendisini/ Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi/ Kilerler boşaltıldı farelerce/ Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere/ Anne gitti ve sular buruştu testilerde/ Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir/ Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir/ Bir vakitler anne açarken kapıyı/ Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı/…” ( Karakoç, Gün Doğmadan, s. 319) Anne yok iken her ev bekâr evidir biraz da. Anne bekâr evlerinde en çok özlem duyulan, kıymeti bekâr evlerinde daha da bir farkına varılan kimsedir. Üniversiteye başladığımın ilk yılında ev arkadaşım Emre Özcan’ın annesinin eline yazıp verdiği tarife göre yaptığı makarnanın makarnayla uzak yakın hiç alakası olmamasını unutamam.
Turgut Uyar da evi tanımlarken insandan başlıyor, o da mutfağın içinde duruyor. “Sokağım¬ız arnavut kaldırımı,/ Evimiz ahşap iki oda./ Daha iyisi de olabilirdi ya,/Şükür buna da// ¬-Ama Hamdi Beylerin,/ -Hamdi Beylere bakma sen,/ Tencere maltızda, fasulye tencerede/ Çocuklar kapının önünde oynuyor mu?/ Ona bak sen…”
İsmet Özel “İls Sont Eux” şiirine kadar pek evin içine girmez. Onun mekânı genelde sokaklardır. İls Sont Eux’de “Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın/ kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince/ karısı/ katlanmış kilimlerle uyum içinde/ kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına/…” Oysa birkaç mısra ötede “Ağır ceza reisi/ Santa luçia söylüyor(dur) tıraş olurken…” Baba evin yolunu bulabiliyorsa sorun yoktur.
Hangi şehirde olursa olsun bekâr evleri yazılmayı bekleyen bir hikâyedir. Giriş gelişme sonuç bölümlerinin olduğu; ama zamanın ve mekânın olmadığı bir hikâye…
Bekâr evleri yokluk üzerine kurulmuşsa da orada olanlar olmayanları (anne hariç) unutturacak kadar belirgindir. Yerdeki çalışma kâğıtları, masanın üzerindeki kitapların dağınıklığı; duvardaki takvim, araba posterleri bir yana Cemal Süreya’nın “Bekârlara ev vermiyorlar doğru/ Evlilere de kız vermiyorlar ne acı” mısraları her hikâyenin sonunda bir teselli halinde karşımıza çıkıveriyor.
4 Mart 2006