“Bakanlar bana/gövdemi görürler
ben başka yerdeyim” (A. H. Çelebi)
Neden ben yokmuşum gibi davranıyorlar, sanki hiç varolmamışım gibi. Dünyada bir sinek kadar bile yer kaplamıyormuşum gibi. Ölü bir sinek kadar bile.
"Hey, beni dinleyin! Bana bakın, buradayım!" Duymuyorlar, duymazlıktan geliyorlar belki de.
"Beni duymuyor musunuz? Ben sizdenim, sizin gibiyim. Hey!" Yanımdan geçip gidiyorlar, yüzüme bile bakmadan, görmeden. Saydamlaştım sanki, başını benden yana çevirenler beni atlayıp arkamı görüyorlar.
“Hey siyah şapkalı! Sana söylüyorum, evet sen!” Yüz ifadesi bile değişmedi. Donuk gözlerle ileriye doğru bakıyor. İnsanlara ne oldu böyle?
Bir süre telaşla koşturduktan sonra, ani bir kararla yanından hızlı adımlarla geçmeye çalışan genç bir kızın önüne attı kendini. “Bana bak! Kork benden, sana zarar verebilirim!” Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Garip el kol hareketleri yapmaya başlamıştı. “Seni öldürebilirim!” Paniğin de etkisiyle zaten korkunçlaşan sesine daha da korkutucu bir hava vermekle meşgulken, gözyaşlarına engel olamadı. Salya sümük ağlamaya başladı.
Görmüyorlar beni, Allah’ım beni görmüyorlar. Bir dakika, belki şu çocuk. Deminden beri hiç kıpırdamadan bekliyor. Görüyor mu yoksa? Lütfen Allah’ım bir çocuk da olsa görülmeye ihtiyacım var. Beni hayalet sansa bile. Korksa bile.
Kaynağı belirsiz bir ses – bir türlü reddedemediği- çocuğu korkutmasını emrediyordu. Kollarını havaya kaldırıp, ellerini bir hayvan pençesine benzeterek çocuğa saldırır gibi yapmaya başladı. Üç adımlık mesafede bir ileri bir geri gidip geliyordu.
“Böö! Böö!” Faydası yok, kıpırdamıyor, donmuş sanki. Yüzünü bile buruşturmadı. Gözleri bile sulanmadı. Peki neden gözlerimin içine bakıyor gibi hissediyorum? Lanet olsun, bir çocuğu bile korkutamıyorum. Hayalet bile değilim. Yoksa tüm insanlık robotlaştı da, ben mi kaldım sadece? Şimdi delireceğim, birileri kalmış olmalı, beni görebilecek benim gibi birileri. Yapayalnız olmaz!
“Yardım edin! Yardım edin bana, ne olur. Sesimi duyan yok mu? Beni dinleyin, beni görün!”
***
Uyandığında sırılsıklam ter içinde kalmıştı. Yatağında doğrulup oturdu ve düşünmeye başladı. Ne biçim bir rüyaydı öyle? Rüya mı, kâbus mu? Kesinlikle kâbus olmalıydı. Önceleri fazla önemsememişti ama günlerdir tekrar edince kâbus haline gelmişti işte. Geceleri uyumak için gözlerini kapamaya korkar olmuştu. O kâbusu görmemek için aklına gelen her yola başvurmuştu. Dualar ediyor, güzel mutluluk verici anılarına sarılıyordu. “Rüyalarımı kontrol edebilmeliyim” Son günlerde sık sık tekrar ediyordu, bu umutsuz temenniyi. Bir psikiyatriste gitmeyi bile düşünmüştü. Faydası olmayacağını, bir sürü Freud zırvası, “çocukluğuna inelim” maskaraları dinlemek zorunda kalacağını bile bile gidecekti. Daha önce gitmeliydi, gidecekti de. Karar verdiğinde harekete geçebilmesi için kararının aylarca zihninde olgunlaşması gerektiğine kendini inandırabilmiş iflah olmaz bir tembel olmasaydı eğer.
Yeniden yatağa uzandı. Gözlerini kaparken kendi kendisine telkinlere başlamıştı bile. “Rüyalarımı kontrol edebilirim, mutlu anılar, mutlu anılar, dua etmeyi de unutma.”
***
“Allahu la ilahe illla hu önümüzdeki hafta izine ayrılmalı yarın akşam arkadaşlarla buluşacaktık lehu mafissemavati vema fil ard nereye gitsek acaba sinema evet sinemaya gitmeli hangi filmler var ki huvel aliyyül azim yedi kere okusam mı acaba neyse boşver birini zor okudum komedi aksiyon macera korku korku olmaz bir sürü saçmalık küçükken de amma korkaktım en çok da karanlıktan korkardım yok yok şimdi korkmuyorum eskisi kadar oturma odasından tuvalete giden koridor ne kadar uzun gelirdi bitmek bilmezdi koşmaya utanırdım kimden mi kendimden herhalde bazen dayanamazdım ama dizlerim titrer sırtım ürperirdi koşmakla yürümek arası kaskatı adımlarla ilerlerdim topu topu on adımlık koridorda neden korkuyorsun demişti babam hayalet oğlum adı üzerinde hayal et hayal gerçek değil faydası olmuştu hayaletin olmadığına inandırabilmiştim kendimi iyi ama o zaman karanlıkta beni kovaladığını sandığım şey neydi kimdi şeker adam vardı her filmin sonunda geri döneceğim derdi amma zordu ismini tekrar etmemek üç kere şeker adam şeker adam şeker adam içimden tekrar edince bişey olmaz ki yinede korkardım cinler vardı sonra cinleri bilmeden önce herşey çok daha kolaydı kim anlatmıştı ilk Cevat’mı Yasin’mi Cevat’tır kesin dedesinden duymuşmuş boyu benden uzundu Cevat’ın yine de döverdim onu hala gurur duyuyor olmam ne garip babası beni çok severdi efendi çocuk derdi oğlunu sık sık dövdüğümü bilmiyordu tabi boyum ondan kısayken hem de hahaha ilk yumruğu yediğim gün Cevattan değildi mavi mavi şimşekler çakmıştı gözümün önünde kimdi vuran hatırlamıyorum beni dövdüğü için unutulmaya mahkûm olmalıydı zaten o beni dövdü ben onu öldürdüm Cevat da beni öldürmüş müdür aslında dayak yediğim günü hatırlıyorum ben kaşınmıştım eh o da kaşıdı yine de güzeldi çocukluk şimdi başımı kaşıycak vaktim yok bir türlü fırsat bulup da memlekete gidemedim seneler ne hızlı geçti bu sene gitmeli ne kadar değişmiştir çocukluğumun şehri babam da çok değişti yaşlandı belinin büküldüğünü dik yürüyemediğini ilk farkettiğimde ahh saçında bir tane bile siyah tel kalmamış eskiden fötr şapka takardı şimdi takmıyor sanki ne kadar yaşlandığını göstermek istiyor gibi yakışırdı ama şapka şapka o şapkalı adam rüyamdaki neden bakmıyordu bana kız da farketmiyordu bile çocuk çok garipti ne kadar tanıdık bir yüzü vardı ne kadar sevimli nereye bakıyordu bana mı gerçekten beni niye görmüyorlardı ne manaya geliyor bu kâbus...”
***
“Yardım edin! Yardım edin bana n’olur!”
Yine ter içinde kalmış, dili damağına yapışmıştı. İlk defa bir gecede iki kere aynı kâbus yüzünden uyanıyordu.
“Allah kahretsin, yarın gideceğim doktora, yoksa onlar beni tıkacak yakında” Başucunda duran sürahiyi alıp kafasına dikti. Uzun uzun su içtikten sonra derin bir nefes verip ayağa kalktı. Odanın içinde bir o yana bir bu yana dolaşmaya başladı. Mutfağa gidip birşeyler atıştırmayı düşündü ama yemek fikri bile midesini bulandırıyordu, vazgeçti. Odayı adımlarken birden gözü yatağına takıldı. Hayretle, buruşmuş beyaz çarşafa, uyanırken yatağın ucuna fırlatır gibi attığı bembeyaz nevresime, başını koyduğu yerdeki çukur hala kaybolmamış beyaz kılıflı yastığa baktı.
“Neden hepsi beyaz? Ne zaman aldım ki bunları?”
Odayı incelemeye başladı. Duvarlar da bembeyazdı. Yer yer çatlakların oluşturduğu siyahlıktan başka bir renk yoktu dört bir yanda. Bir de üst köşelerdeki küçük örümcek ağlarının griliği. Pütürlü, parlak beyaz kalorifer petekleri. Saate bakmak için tekrar duvara döndü ama olması gereken yerde değildi saat. Pencere de olmadığını farkedince korkusu iyice arttı.
“Burası benim odam değil! Nerdeyim ben?” Panik ele geçiriyordu onu yavaş yavaş. Kasılan midesinden boğazına doğru yükselen çığlığı yutmak için insanüstü bir gayret göstermesi gerekti. Derin nefesler alıp dikkatini toplamaya çalıştı. Beynine binlerce cevapsız soru doluşmaya başlamıştı.
Nasıl gelmişti buraya? Ne kadar zamandır buradaydı? Neresi burası? Kendisi mi gelmiş, zorla mı getirilmişti? Kim? Kimler? Bu da başka bir rüya mıydı yoksa? Rüya olmasını umdu. Rüya olmalıydı. Gerçek olamazdı. Uyanmalıydı. Uyanmalı ve evinde bulmalıydı kendini, kendi yatağında. Kafasının içinde dehşetle bağıran kendi sesine kulak vermeye çalıştı.
“UYAN! UYAN! UYAN!”
***
Yavaşça gözlerini araladı. Başını çevirmeden, yarı açık gözlerle etrafına baktı. Yatağının az ötesinde, kendisine sırtı dönük ayakta duran beyaz önlüklü insanlar görüyordu. Cisimler yavaş yavaş netleştikçe yine odasında olmadığını -hatta az önceki yerde olma ihtimali yüksek gibi görünüyordu- ayaktakilerin üç kişi olduğunu; beyaz kepli bir hemşire ve iki de doktor olduğunu anladı. Ellerinde kâğıtlar, anlayamadığı bir şeyler konuşuyorlardı. Gözlerini kapattı. Dikkatini kulaklarında toplayarak, karmakarışık kelimeleri yakalayıp bir düzene girmelerini sağladı.
- Kaç saattir uyuyor?
- Geldiğinden beri. Neredeyse 16 saat oldu doktor bey. Verdiğimiz sakinleştiricilerin etkisi çoktan geçmiş olmalıydı.
- Yorulmuştur adam. Şehrin merkezinde çığlıklar atıp ağlayarak koşturan adam değil mi bu?
- Etrafa da saldırıyormuş. Bir saniye efendim... Polis tutanaklarına göre “Beni görün, Beni dinleyin” diye bağırarak yardım istiyormuş. Bir kıza saldırmaya kalkmış. Kendi oğluna bile saldırmış burda yazanlara göre. Ha bir de “Böö, Böö!” diye bağırıyormuş.
- Ne diye?
- Böö diye efendim.
- Anlamadım.
- Böö di... gülmeyin doktor bey, n’apıyım raporda böyle yazıyo, raporu okuyorum size.
- Haha! Ne güzel “böö”lüyorsun Selma hemşire.
- Aşk olsun doktor bey, siz bari yapmayın.
***
Allah’ım, yine mi rüyadayım ne zaman uyanacağım, gerçek hangisi? Hangi gerçeğe uyanmalıyım? Uyuyor muyum yoksa delirdim mi gerçekten? Dinlememeliyim, benim rüyamın ürünü onlar. Zevzek doktor. Duymamalıyım onları, gözlerimi açmamalıyım. Uyanana kadar...