
Nostalji yapalım dersem o kadar yaşlandın mı diye tepki vermeyin lütfen. Aslında teknoloji öyle hızlı ilerliyor ki beş sene önce aldığınız en son model bir cihazı bugün on yaşındaki çocuğunuz beğenmeyebiliyor mesela. Böylece de o cihaz bizim için nostaljik bir anı şeklinde tarih sayfalarında yer alabiliyor, hem de beş sene içerisinde.
İşte ben de çok değil bundan yaklaşık yirmi sene öncesine gideceğim. Ben ilk defa bir matbaa ile ilimizin en eski gazetelerinden biri vasıtası ile tanıştım. Tipo baskı ile çıkıyordu haliyle o zamanlar. Ofset baskı yapan makineler var idiyse de o zamanda, malî yönden bir mahalli gazete için biraz lükstü bu. Önce gazete dağıtmakla başladım galiba. İlkokula gidiyordum. Hani başında şapkası, omzunda gazete dolu çantası ile "Yazıyoooorrr, yazıyooorr" diye bağıran küçük çocuk tipi vardır ya! Onun gibi işte ama ben hiç öyle bir şey yapmadım. Belirli abonelere dağıtım yapıyorduk sadece.
Sonra yavaş yavaş gazete baskı işine bulaştık. Zevkli bir uğraştı. Yazılar önce kurşuna basılırdı. Dizgi makinesi dediğimiz o koca alet ne de korkutucuydu ama. Daktilo gibi tuşları değildi korkutucu olan yanı! Bir yerinden kurşun atılıyor, makine onu üzerine harfler basılmaya hâle gelsin diye eritiyor ve bunu da fokur fokur kaynayarak, dumanlar çıkararak yapıyordu. Sanki patlamaya hazır bomba gibi… Bu işle uğraşan usta ise kan ter içinde kalırdı bir müddet sonra. Harflerin yani gazete haberlerinin basıldığı kurşunları hemen çıkıp bile alamazdık elimize. Biraz soğuması gerekirdi. Ama baskıya acil yetişmesi gerekliyse o zaman ya kalın eldivenle ya da kumaş ile alırlardı ustalarımız. Kurşun dediğimiz şey de pahalı bir şey elbet. Gazete sahibi, bizlere en küçük parçalarını dahi toplatır onları yeniden eriticiye atardık. İktisadı da öğrenirdik yani böylece.
Tersten basılıp hazırlanan kurşun yazılar kâğıda basılmak üzere baskı makinesi ustasının eline geçerdi. Sayfayı önce masa üzerinde bir düzeneğe dizerdi ustamız. Sayfanın mizanpajını da baskı ustası yapardı. Yazılar makinede yazılırdı ama başlıklar elle yazılmak mecburiyetindeydi. Kumpas dediğimiz okey tahtası gibi bir demiri alırdık elimize önce. Sonra önümüzde her harf için ayrı kutular olan yazı tahtalarından harfleri teker teker alır ve de yine tersten dizerdik başlığı. Daktilo ya da klavye kullanmaya yeni başlamak gibi zordu bu iş. Ama ustası gözü kapalı ve süratli dizerdi başlıkları. Başlıklar için kullanılan harfler de demirdendi. İki sayfalık kurşun ve demirlerle dolu tablayı ustamız bir hamlede masadan kaldırır ve baskı makinesine yerleştirirdi. Birkaç defa denemedim değil hani o tablayı ben de alayım, kaldırayım da yerine yerleştireyim diye. Ama nerdeee!
Gerekli ayarlamalar yapıldıktan sonra deneme baskısı alırdık. Tashih yapmak için okunurdu bu deneme. Eğer bir yanlış varsa hemen müdahale edilir, düzeltilirdi. Tashih sonrasında baskıya geçilirdi. Gemi motoruymuşçasına duran baskı makinesinin merdanelerine mürekkeb spatula ile ustaca yedirilir, gazete sayfalarının net çıkması sağlanırdı. Arada bir kağıt sıkışır, baskı durur, hata düzeltilir, sonra tekrar devam edilirdi. Eğer ki tashihte gözden kaçan hatalar baskı esnasında gözümüze ilişirse hemen tulumbacı edasıyla "ustaaaa; hata vaarrr!" nidası yankılanır, baskı yeniden dururdu.
Tipo baskıda belki de en önemli sorunlardan biri de resim kullanma idi. Taze resim kullanılamaz, sadece eldeki klişelerle yetinilirdi. Devlet büyüklerinin mutlaka birkaç çeşit klişesi olurdu. Sonra birkaç kaza görüntüsü, kar, şehir…vs. Habere ilişkin resim olarak eldeki bu hazır klişeler seçilirdi. Klişeler ise o zaman için Eskişehir'de yaptırılırdı. Yani bir haberin taze resim görüntüsünü hemen o gün vermek nerdeyse imkânsızdı.
Baskı işi bittikten sonra iş gazete kırmasına, katlamasına gelirdi. Elimize bu defa isteka denilen küçük tahta parçalarını alırdık ki bunların yüzeyi oldukça kaygan ve pütürsüzdü; ne elimizi acıtsın ne de gazeteyi tahriş etsin diye. Artık iki yüzü de basılı on-yirmi gazete yaprağını elimize alır ve onları alttan üstten ve yanlardan hizaladıktan sonra ikiye katlar, o isteka ile tam orta ayrımından bir iki defa geçerdik. İkiye katladığımız yaprağı bu defa gazete adı üste gelecek şekilde yine ortadan ikiye katlar ve bir daha isteka ile geçerdik ayrım çizgisinden. Katlamalar bittikten sonra gazete dağıtıma hazır olurdu ama bazen kağıdın jilet yüzüne çatar da elimizi nasıl da kestirirdik! Hele bir de kesilen yer başparmak ile işaret parmağı arası ise…
Şimdi bu gazete kırmanın dışında her şey değişti. Bir defa hız kazandı her şey. Daha kolaylaştı. Oturduğumuz yerden baskı makinesine sayfayı gönderebiliyoruz. Haberin resmini cep telefonuyla dahi çekip anında haber merkezine geçiyor, böylece haberi fotoğraflarla süsleyebiliyoruz. Ne kurşun kokusu ne de siyah mürekkebin rengi! Bir dönem daha kısmen insanlık tarihinde yerini almış oluyor böylelikle.
Ama yine de güzel günlerdi!