Yar için ağyare minnet ettiğim aybeyleme.
Bağban bir gül için bin hâre hizmetkar olur.
Ben kimim biliyor musunuz?
Elbette vardır malumatınız ve durmadan tekrar ettiğiniz iki çift lafınız. Fermanı buyurmuş kirli diller, ki o ferman “tiz kellesi urula” tarzında baltaya ve cellâda havale edilmemiştir. Bilakis "yaşadır" fermanın mihenk noktası, "yaşa ve çürü", "yaşa ve tüken", "yaşa ve asimile ol".
Oysa beni bir başörtüsünden ibaret görenler çizgi filmlerdeki hiç ölmeyen Sylvester’a benzediğimi anlamayacaklar. Düştükçe, çarptıkça ve yandıkça aynı hayatın kapısını yeniden açtığımı bilmeyecekler. Onların ütopyalarına, distopyalarına ve dahi rüyalarına çaldıkları cila bilmezler ki benim münevver geleceğimin ateşine bir rüzgârdır.
Beni mağdur, beni gariban, beni zavallı gören ön tekerlek beni ancak sürükleyebilirsin, oysa ben daima kendi özümün çevresinde dönerim.
Cevap yazacağım mailler, okuyacağım köşe yazarları, edeceğim birkaç ünlemli laf olsa da kendime dönüşüm kısa sürer. Ömrü bir dantelâ bilirim. Bu yüzden hata yaparsam simetri bozulur, göze eziyet verir diye her ilmeği hu diye çekerim. Hu’nun düzeniyle.
Ayağımı çelme takmak için uzatmam, bilakis bulunduğum meclisler diz toplamayı, diz çökmeyi öğretir hal dili ile. Feragat ettiklerim talip olduklarımın azameti ile eriyip yok oldu daima. Bu yüzden en güzele, en büyüğe talib oldum. “Allah’tan feraset ve basiret isterken dirayet de isteyin” diyen bir dostun sözünü tuttum ki uçurum kenarlarında dolaşsam bile düşmüyorum.
Elini uzatanı tutarım, söz söyleyeni dinlerim, bilgiçlik bilgelik değildir bilirim. Kapımı çalan komşum benden emindir; bilir ki varsa veririm yoksa sessizleşirim. Akrabalarım sevgiyle bakar gözlerime, onların hatırını sormak hatalarını yüzlerine vurmaktan daha kolaydır bilirim. Birine bıçak bilemek şöyle dursun efendimi örnek alır keskin ucundan tutup ters uzatırım ahbabıma. Üç noktam küfür değildir, ünlemim tokat yerine geçmez. Kimsenin ipini dolamadım parmağıma…
Değiştirmek kelimesi dokunur ruhuma; “neyi değiştirebilirim”…
Zamanı da katar sorarım; “bugün neyi değiştirebilirim”
Mekânı da katar sorarım; “bugün burada neyi değiştirebilirim”
Belki cübbem, unvanım, yetkim, ödeneğim yok, belki birileri için sadece ötekiyim, yok olması gerekenim, birileri için yangında en son kurtarılması gereken, VİP’in göz zevkini bozan bir böceğim… oysa sümüklü böcekler sümüklerini bırakarak yürürler, insanlar da iyiliklerini ve kötülüklerini. Asla vazgeçmedim “iyiliği emret kötülükten vazgeçir” ilkesinden. Dışıma vuramadığım zamanlar içimden geçirdim bu sözü, içimden söyledim; içim içimde sadaka taşı gibi taşlığına bir mana yükledi böylece.
Bu hayat satranç gibidir “öğrenmesi kolay, uzmanlaşması zor”… bazen sinir krizlerini tetikler, bazen derinlik sarhoşu eder, bazen de hiperaktif zıplamalara müteakip saçın başın yoldurur. Velhasıl hayat gailesi de var bende ama hayat gayesi yok.
Her gün yeni bir ders için numuneler toplarım hayattan, sefere çıkanlara el sallarken bir elim cevşene dokunur, geride kalanlara teselli verirken gönlüm usulca inşiraha dokunur.
Bu sözlerim bir kitabın dip notları sadece. Çünkü ben eşrefi mahlûkatım, zübdei âlemim, Ahsen-i takvimim savaş yıllarında kara ekmek yiyen dedem için bir sadaka-i cariyeyim.
Ben gazı alınmış, vitamin eklenmiş, antimikrobiyal madde doldurulmuş karmakarışık bir pizza dilimi değilim, tarihi hünerleri olan saf leblebi tozuyum.
Ben yarı robot yarı insan bir Cyrborg değilim, başımın üstündekine hükmedenler içindekine hep teğet geçecekler…
Ben hafakanlar basmış her hokkabazın kaybetmek için uğraştığı gerçeğim. Asıl illüzyon toprakta gizlidir, “hala hop” demeyecek İsrafil sura üflerken.
Ben kafesindeki salıncakta sallanmayı özgürlük sanan bir Twety değilim. İnadına Sylvestere ım. İnadına Sylvester!
Asla “ört ki ölem oy” demem. “Levlake levlak lema halaktul eflak” sırrının mazharından nemalanan kişi ört ki büyüyeyim der, ört ki dirileyim, ört ki yenidünyalar doğurayım der.
Ben kimim, ben senim, sen ve ben biziz, öyleyse kaldır başını ve al yerden örtünü hiç bir şey kaybetmedik…