![]()
Borges’in en çok önemsediğim yanı, varoluşla ilgili yoğun meseleleri nisbeten daha kolay ve anlaşılır bir dille ifade etmedeki ustalığıdır. Öykülerinde kader, özgürlük, düş/gerçek ilişkisi, zaman ve sonsuzluk gibi ağır konulara korkusuzca temas eden ve okuyucuyu adam akıllı hırpalayan kusursuz bir anlatıcıdır Borges.
Ölüm ve Pusula’yı okurken zorlandığımı hatırlıyorum. Borges’in fantastik dünyası oldukça sarsmıştı beni. Kum Kitabı’ndaki gibi kendimi labirentlerin içinde buldum, aynalara baktım, bilmeceler çözdüm ya da bir anda mitolojik bir kahramana dönüştüm.
Averroes'in Arayışı, Ölüm ve Pusula’daki en beğendiğim öykü. Borges’in, ele aldığı konuya ne kadar hakim olduğunu ve kültürler-arası entellektüel gerilimin nasıl zorlu bir mesele olduğunu göstermesi açısından eşsiz bir öyküdür Averroes'in Arayışı.
Öyküde Borges, Endülüslü İslam filozofu İbn Rüşd (İbn Rüşd'e Batıda Averroes derler) ile İslam felsefesinde “muallimu evvel” (İlk muallim anlamına gelir. “Muallimu sani” ise Farabi’dir) olarak anılan Aristo arasında keyifli bir köprü kurar. İbn Rüşd en önemli Aristo yorumcularından birisidir. Aristo külliyatının önemli bir kısmına hatırı sayılır şerhler yazmıştır. İbn Rüşd aynı zamanda Gazali sonrası sıkıntıya düşen felsefeye yeniden hakkını teslim eden değerli bir filozoftur. Zira felsefe, Gazali’den sonra derin yaralar almıştır. Gazali kendinden önceki Farabi ve İbn Sina'yı acımasız bir şekilde eleştirmiş ve onların felsefelerinde kendince tutarsız gördüğü meseleleri Tehafütü'l-felasife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı kıymetli kitabında ortaya koymuştur. İbn Rüşd de, Farabi ve İbn Sina nezdindeki Yeni-Platoncu ögeler içeren İslam Felsefe geleneğine Gazali'nin yönelttiği eleştirilere cevaben Tehafütü’t-Tehafüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı bir eser kaleme almış ve bir Gazali kritiği ortaya koyarak onun haksız yanlarını kıyasıya eleştirmiştir. Felsefi polemikler açısından Gazali-İbn Rüşd kapışmasının derin ve eğlenceli bir kapışma olduğunu hatırlattıktan sonra İbn Rüşd'ün bu anlamda benim en sağlam bulduğum İslam filozofu olduğunu belirteyim.
Borges’in tüm bunlarla ilgisi ne peki? Averroes'in Arayışı’na dönelim o zaman. Az önce de vurgu yapıldığı üzere İbn Rüşd, İslam ve Batı dünyasında gelmiş geçmiş en önemli Aristo yorumcularından birisidir. Bir gün Aristo’nun retorik, poetik konulara hasrettiği bir kitabını şerh ederken “tragedya” kelimesi çıkıyor karşısına. İslam medeniyetinin her açıdan Batı’da eşsiz bir seviyeye ulaştığı Endülüs’te, bahçedeki ağaçlardan ve çiçeklerden gelen kokular arasında birden duraklıyor İbn Rüşd. Elinin altındaki tüm kaynaklara bakıyor fakat nafile. Sözlükleri karıştırıyor ama olmuyor. Yok! “Tragedya” kelimesini bulamıyor. Metnin bağlamından çıkarmaya çalışıyor kelimenin anlamını. Ama bir sonuca varamıyor. “Tragedya”, Yunan'a özgü bir kavram. İslam toplumunda böyle bir şey yok. Ve haliyle “tragedya”ya karşılık gelen bir kelime de yok. Hiç bir parıltı yok kafasında Rüşd’ün. Bir yere oturtamıyor “tragedya”yı. Ve Endülüs bahçelerinden gelen güzel kokularla dalıp gidiyor.
Öykü kısaca böyle. Okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum, uzun zaman oldu. Ama anlatırken yine aynı entellektüel tadı hissettiğimi söylemeliyim. İki farklı coğrafyada, iki farklı kültür ve medeniyete mensup iki büyük filozofun bu öyküde karşılaşması/karşılaştırılması çok etkilemişti beni.
Borges’in medeniyetler-arası, kültürler-arası farklılıkları, etkileşimi ve entellektüel gerilimi keyifli bir şekilde sunduğu Averroes'in Arayışı, tragedya kavramı hatırda tutularak, bizim de arayışlarımıza güzel bir örnek olamaz mı sizce de?