
“Sanat ne kadar uzun Tanrım, hayat ne kadar kısa!” der Goethe. Haklıdır da. Şimdi, ardından bakıldığı zaman bu sözü tecrübe mahiyetinde altına hayatıyla imza atmış bir adama yalan isnat edemeyiz. Toprağı bol olsun.
Sanatın uzunluğu, köşe başından basit bir hareketle dönülen noktada son bulur. Bu benim kanaatim tabii ki. Hani deriz ya, “Köşeyi döndün!” Köşeyi dönecek kadar ömrü olan bir yazar, şâir ya da hepsine külliyet kesbeden sanatçı, belki çok satabilir. “Edebî” olma vasfı şarttır. Bu yüzden birçok edebî şahsiyet ölümünden çok sonra şöhretşiar-ı âlem olmuştur. Edebî dilin hazırlop zihniyetçe kabul görmeyip gündelik hayatın terennümü magazin kitapların “çoksatan” olduğu bir ülkede, medar-ı maişeti kalemi olan erbab-ı sanat, acından ölür. Bu noktada Goethe, ne kadar da haklıdır. Sanat uzun; ama hayat kısa. Edebî dil olarak üst perdeden dem vuran Leyla ile Mecnun’u artık duymayan kalmadı. Gerçi bunu Fuzûlî göremedi; ama bizler, sanatın uzunluğuna hayatın kısalığına bir kez daha şahit olduk.
Peki, bu eser gündelik dille mi yazıldı? Hayır; ama edebî eserdir. Şimdi, o kadar çok satan kitap var ki gündelik dille yazılan... Edebî olma vasfından uzak. Yatmadan önce fırça ve süpürge darbelerinin, aldatmaların, sadakatsizlerin “meta” kalıbında satıldığı tezgâha yanaşanların edeple, edebiyatla hiç alakası yok. Tabii eklemekte istifade gördüğümüz bir nokta var. Bu benim mahsulat-ı fikriyemdir hatırlatmakta kusur etmeyelim. Nitekim, ettekraru ahsen velev kane yüz seksen.
Bizim okuduğumuz, bildiğimiz, duyduğumuz o ki, sanatçının değeri çoğu kez öldükten sonra anlaşılır. Kimseyi erkenden öldürüp de onun meşhur olmasını engelleyici bir tavrımız yok. Bu edebiyatın ve de edebiyata gönül verenlerin bir kaderi. Belki de bu durum, Allah’ın sanatkâra, edebiyatçıya bir lütfudur. Neden? Yaptığı işin ticarî bir meta olduğunu fark eden sanatçı, tuttuğu kaşığın bal sürülü oluşunu tattıktan sonra mahsulatının edebî olmasına bakmaz. Tefrika gibi eser deruhde eder ki imza gününden evine gitmeye vakit bulamaz.
Tabii bizim ülkemizde sanatçı kisvesini hak edenlerin şarkıcı, manken, sunucu efradından olduğu akıldan çıkarılmazsa, hâl-i pürmelâlimize iğreti bakanlar bize acıyacaktır. Şöyle bir taharri edelim bakalım, çok satanların kaçı edebî kişiliğe sahip? Reklâmını iyi yapan, yazdığı eserin ismini mukteza-yı hâle uygun seçen çok satıyor. Olmadı, yok satıyor. Baskı üstüne baskı. Bu düpedüz bir çılgınlık.
İyi bir kitap yazmak artık aranılan vasıf olmaktan çıktı. Bunun yerine şunu yapacaksınız: Medyatik olacaksınız. Kanaldan kanala atlayacaksınız. Kapitalist fikri rehber tutup işinize bakacaksınız. Edebî olmak mı? O da neyin nesi!? Octavia Paz şöyle diyor: “En iyi satanlar edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.”
Şimdi, sorumuzu başlangıçta sormuştuk. Nihayette de soralım. “Edebî olan en çok satar mı?” “Evet!” demek için aradan epey bir zaman geçmesi gerekiyor. Nitekim, hayat kısadır; ama sanat uzun. Demlenmesi lazım.