Önemsiz şeylerle ömrümüz geçer. Onları beklemekle, onlar için heyecanlanmakla. Uğraşmakla. Zaman öldürmekle.
Bir incir çekirdeğini doldurmayan uğraşlarla ömrümüzü doldururuz. Ardımızda bir iz olmamasının bir sebebi de bu.
İşin kötüsü bunun farkında olmamıza rağmen hal yolunu bulamıyoruz. Hayatımıza doluluk verecek gerçeklerle uğraşamıyoruz.
Niye?
Tercihlerimizde biz müessir değil miyiz? Veya tercihlerimiz akli değil mi? Veya gerçekte olan tercihsizlik imi?
Yolumuzu neye göre seçiyoruz?
Veya yolumuzu nasıl seçiyoruz?
Veya yolumuzu bir tercihle değiştirebilir miyiz?
Yürüdüğümüz yol yürüyebildiğimiz tek yol mudur?
Önemli olan ne?
Mutluluk belki de en sanmadığımız yerde. Belki de ona ulaşmak için ona sırtımızı dönmüşüz. Bir türlü ona varamamızın sebebi belki de onun ters istikametine gitmemiz.
Mutluluk neyle? Başarıyla mı? Zaferler mi bahar yelleri estiriyor?
Gözleri başa takılan taç mı parlatır?
Zafersizler daima mükedder mi olur?
Mutluluk yolda mı? Menzilde mi?
Veya yola değer verdiren gerçekte menzil mi? Menzilsiz yol bir hiç mi? Hayatımızda aslında tek bir yol mu var? Şıklar yalan mı?
Yürüdüğümüz; yürütüldüğümüz mü?
Sorular, sorular, sorular…
Veya yolda yol değiştirilemez mi? Çıkarken tercih hakkımız var da çıktıktan sonra dönüşsüz mü olur yol?
Yoksa bütün yollar şairin şu mısralarındaki gibi midir?
“Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canına kıymazsan seyahat etme"
İki hükümdar var içimizde. İki kral. İki hüküm talep eden... Ve onların ikisi de biz. İkisinin de hem sevinci hem de kederi bizim.
Galiba bedbahtlığımızın sebebi bu... Veya bu mu?
İki bambaşkaları bünyemizde taşımakla huzur ve sükûnumuzu katleden bir dâhili harbin içine sürüklenmişiz. Birinin gözdeleşmesi diğerini mahzunlaştırıyor ve işin kötüsü ikisinin de kederini hissediyoruz.
Aslında sayısız yollar var. Sayısız tercihler. Sayısız yönler. Kararlar, dönüşler, başlangıçlar ve vazgeçmeler. Ama bize onlardan birinden başkasını görme veya seçme kuvveti verilmemişse, onlar yok gibi olmazlar mı? Yürüyemediğimiz yol bizim için yok gibi değil midir?
Yanlış bir yolda olduğumuzu görmemize rağmen ondan vazgeçmeyişimizin sebebi nedir?
Böyle bir şey muhal mi?
Yürüdüğümüz her yolda meşrulaştırıcılarımız da bizimle adım adım mı gelirler?
Mina Urgan Bir Dinozor'un Anıları'nda annesinin Atatürk ile ilgili hükmünü bir kaç cümleyle yazar:
“Atatürk özel hayatında yalnız ve mutsuzdu” cümlesi onlardan biri.
Peki, Barla sürgününün özel hayatındaki hali nasıldı?
Edhem’i tahttan çöllere ne çağırdı?
Biz neyi arıyoruz?
Hep ellerimizin boş olmasının sebebi ne aradığımızı bilmememiz mi?
Faruk bir çöp olmayı istermiş.
Benzer bir talep Hz. Aişe validemizin cümlelerinde de hayat bulmuş.
Bütün yüreklerde hasret rüzgârları neden eser?
Yoksa aradığımız bu yalan diyarda yok mu?
Öyleyse bunca zaman bu niye anlaşılmamış? Neslimizin tümü simyayla mı uğraşmış bugüne dek?
Veya anlamışsız da bu hoşumuza gitmediğinden anlamamış gibi mi davranıyoruz?
Veya halimiz şiirde olduğu gibi mi?
"Serapsızlık çölde ölüm
Su yalan da olsa hayat
Bize hayır deme gülüm
Hak acıysa bizi aldat"
Aldanmak yolda neşe... Menzilde kahır.
Görmek tam tersi... Yolda belki kahır ama menzilde neşe...
Küçük hazlarla büyük musibetlere koşulur.
An için asırlar öldürülür.
Menzilsiz yolların haris yolcularıyız.
Kapıldıklarımızla sarhoşuz.
Ayıklığımız işe yaramayacağı yerde gelecek.
Nedameti hançerleştiği zaman kuşanacağız.
Çankaya’da keder. Barla’da sürur.
Çankaya dünya mülkünün merkezi... Barla’da perdeyi aralayan bir zat var.
Sürgünde bazen abı hayat olur, sarayda zehr.
Yolda Karun büyük bir hazzın sahibi… Öfkeye uğradığında onu beğenmek bile suç.
Fahri Kâinat “âlem gafletle ayakta” demiş. Perde bir kaldırılsa hayat durur. Yalan hayat biter. Gerçek için feryatlar duyulur.
Biz neyi arıyoruz? Neyi kaybetmişiz? İçimiz ne zaman sükûna varacak? Barla’ya ne zaman varacağız? Barla’ya nasıl gidilir?
Barlamız nerde?