İslamiyet son yıllarda bir çok kalıba sokulup, çeşitli ideolojilerle karma edilmeye çalışılıp, bir imaj çarpıtma senaryosunda başrol oynatılmaya çalışılmaktadır. Tabi bu senaryo insanların beyinlerinde filmedilmektedir. Nihayetinde bu çarpışık düşünce halka, avam tabakasına etkimiştir kısmen. Lakin bu düşünce aydınlarımız, hatta ve hatta dinci aydınlarımız tarafından bile benimsenilmiştir. Farkında olarak veya olmayarak.
İslamiyet’in özellikle batılı bilimciler tarafından araştırılması, yazılması (oryantalizm), felsefi, iktisadi, medeni.. çerçevelerde mercek altına alınıp, Avrupa’ da, gayri müslimler meşrebinde olumlu yankılar bulması, bizi (müslümanları) mutlu etmiştir yıllar yılı. Bir Alman vatandaşının müslüman olma öyküsünü dinlemek -özellikle inançlı- vatandaşlara büyük bir haz verir genelde. Veya bazı islamcı yazarlarımızın; batılı -gelişmiş olan- devletlerin gelişmesindeki en büyük sebebin, İslam prensiplerine uymalarında olduğunu söylemelerinden, İslamın olumlu yönlerini ortaya koydukları, en azından çabaladıkları sonucunu çıkarabilmekteyiz. Tabi ki doğru olma olasılığı göz ardı edilemez.
Lakin İslam’ın; toplumların gelişmesinde kullanılabilir bir disiplin, bir prensip olduğunu kanıtlamak telaşına girişmek gereksizdir. İslam’ ın pozitif yönlerini kanıtlamak telaşı romantikleştirilmiş ve bulandırılmış bir düşünceyi yansıtır. Doğru olanı, şüphesiz olanı, gerçek olanı -ilahi, tevhit, hak- kanıtlama ihtiyacı o doğrunun doğruluğundan şüphe edilen ortamlarda duyulur. Bu şüphe de, şüphesiz olarak, batının İslamı (yalnızca) bir prensip (hem de gelişmede kullanılan bir prensip), bir düşünme yolu, bir felsefe olarak benimsettirme çabalarının tezahürüdür. Batılı, büyük devletlerin amacı, bize İslamiyet’ in yaşamamız gereken şartlarını yani hayatımıza ne kadar sokmamız gerektiğini, hayatımızdan ne kadar uzak tutmamız gerektiğini -maksimum- minimum- dayatmaktır, emsal olmaya çabalamaktır..
Bu şüpheyi silebilme telaşı bizim İslamcı aydınlarımız tarafından bile (belki de farkında olmadan) hissettirilir olmuştur. Örneğin, dinci aydın diyebileceğimiz Hekimoğlu İsmail’ in şu sözlerinde de bu telaş sezilebilmektedir zira:
“...Gayri müslim pek çok kimse İslam prensipleriyle başarılı olurken, süper güçler de aynı prensiplerle bu noktaya gelmiştir...
...İslam ülkelerinde şeriat münakaşaları yapılırken, ecnebiler İslam prensipleriyle süper güç oluyor. Seksen senede Almanya iki defa süper güç oluyorken, neden Türkiye olamadı?...
...Hiçbir zaman Amerika’ nın demokrasisi, Fransa’ nın laikliği, Almanya’ nın teknolojisi Türkiye’ ye getirilmemiştir. Anayasanın değişmez esasları tarif edilmemiştir. Atatürk yetmiş sene evvel muasır medeniyet seviyesine çıkmamızı, çağdaş olmamızı emretmiştir. Atatürkçüler bunu başaramamış, İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra süper güç olanlara inat biz geri kalmışızdır. Türkiye’ yi geri bırakanlar gerici avına çıkmıştır ...”
İlk önce süper güçlerin de İslam prensipleriyle bu noktaya geldiğini söylüyor Hekimoğlu İsmail. Süper güç diye adlandırdığı batının gelişkin devletlerinin, bu duruma İslam prensipleriyle geldiğini söylemesi pek isabetli gelmiyor bana. Batının süper güç devletlerinin; emperyalist ve sömürü prensiplerinin (ki zenginliği getiren önemli olgulardır bunlar) İslamla ilişkilendirilmesi biraz rahatsızlık verici.
Zira ahlak yoksunu bu devletlerin İslamla olan münasebetleri, bizim gibi müslüman ülkeler için emsal teşkil ediyorsa (anlatmaya çalışdığım tehlike de bu noktadadır) bu durum ciddi yozlaşmalara yol açabilmektedir.
Üzerinde durulması muteber bir nokta daha vardır; süper güçlerin, süper güç olmasında rol oynayan olgu tabi ki sadece emperyalizm ve/veya sömürü değildir. Çalışmak... Çalışmayı, hadis ve ayetlere bakarak tabi ki “İslam prensibi” diye tanımlayabiliriz. Lakin, zaten süper güç olmanın önemli belki de ilk şartı çalışmaktır. Asıl İslam prensibi dediğin; çalışırken sömürmemektir. Yani Kapitalist Batının gelişkin devletlerinin tam manasıyla İslam prensipleri sayesinde süper güç olduğunu söylemek; ya batıyı temizlemek oluyor ya da islam prensiplerine belki de farkında olmadan kir atmak oluyor. Bu müslümanlara emsal olmamalıdır.
Hiçbir zaman Amerika’ nın demokrasisi, Fransa’ nın laikliği, Almanya’ nın teknolojisi Türkiye’ ye getirilmemiştir diye hayıflanması da; Batının İslam prensipleriyle geliştiğine ve hatta bizim de bunu onlardan transfer etmemiz gerektiğine inandığını kanıtlıyor Hekimoğlu İsmail’ in.
Batının emsal olarak teşir ettiği bu durum (yani İslamiyet’ i gelişmede bir araç olarak kullanmamız ve yalnızca, Amerika, Fransa, Almanya kadar İslam’ ı yaşamamız) ülkemizde dil, kültür, düşünce... gibi yozlaşmaların temelini oluşturmada da İslamiyet’ in kullanıldığını gösteriyor bize. Bu amaca ulaşma hasebinde de bazı İslamcı Yazarların bile kullanıldığını -batı yanlısı veya sosyalist yazarlar zaten kullanılıyor- görüyoruz. Bu noktada yazarlarımıza düşen önemli görev, Almanya’ nın teknolojisini alamadık diye hayıflanmak değildir bence.
“...Edebi şarkın alamet-i farikalarından biri olan içtimai/toplumsal yaşam, yerini ferdiyetçiliğe/bireyselliğe bırakıyor mesela. İnsanlar hem toplumdan, ortak yaşamdan; hem kendilerinden, fıtratlarından uzaklaşıyorlar. Aslında bu uzaklaşma yaratıcıdan uzaklaşma ile başlıyor... ” diyor bir başka yazar. İşte bu yazının sonunda söylenecek doğru ve nokta söz de bu olmalı kanımca.
İslamı kimin ne kadar, ne için ve hangi amaç doğrultusunda kullandığı bize bir emsal teşkil etmemelidir, edemez. Biz; müslümanların değer kayıplarını bilip, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.
___________________________________________________________________
1- Tefekkür, Hekimoğlu İSMAİL, Timaş yayınları
2- Değerler kaybı ve müslüman, Mesut KAYA, Altınoluk-Kasım 2005