Uzun kış gecelerinde eve misafir geldiğinde anne ve baba sevilen insan olmanın hazzını yaşar yüreklerinde. Gelen misafirlere hizmette kusur edilmez. Baba kabanları alır askıya asar, anne kahveyi yapar, çayı demler, hatırlar sorulur, gönüller alınır. “önce selam, sonra kelam, sonra ikram.” silsilesi başarılı bir şekilde uygulanır. Meyveleri anne soyar ikram eder, yaramaz çocuğu baba oyalar, ayakkabılar ortaklaşa düzenlenir... Evin kızının bu telâşe umurunda değildir, zira LGS sınavı vardır, odasındadır…
Hücrenin yapısını, mitokondri ve ribozomu en ince ayrıntısına kadar ezberleyen kız, beş kişilik misafir için çaydanlığa kaç kaşık çay atılır bunu bilmez. Hece vezni ile aruz vezni arasındaki farkı bilir, ama biber salçası ile domates salçası arasındaki o mühim işlevsel farkı anlamaz. Tuz ve çamaşır suyundaki kimyasal yapıyı çözümler, hangi elementlerden oluştuğunu kavrar ama ikisini de kararında kullanmadığı zaman geri dönüşümünün imkânsızlığını kavrayamaz, çünkü öğrenmemiştir.
Sonra anne, akraba bağlarını güçlendirecek çoğu organizasyona yalnız iştirak eder. Hacdan gelen akrabanın ziyaretine, askere giden yeğenleri uğurlamaya, komşunun yeni doğan bebeğine hediye vermeye velhasıl; düğüne, kınaya, cenazeye hep yalnız gider. Kız yerinden bile kımıldayamaz malum deneme sınavları vardır…
Kimyasal ve kovalent bağları beyninde sağlamlaştıran kızın, akraba bağları ile ilgili hiçbir kaygısı yoktur. Bir test sorusunu iki dakikada çözmek, anneannesinin iki yüzünü öpmekten daha elzemdir.
Sofra hazırlanıp her şey tamam olunca kız en az beş kere çağırılır “yemek hazır” diye. Biraz mırın kırın da olsa karanlık mahzeninden zoraki çıkarılır. Yemeğini bitirir bitirmez yeniden çekilir odasına. Anne sofrayı toplar, bulaşığı yıkar, çayı demler, hanımefendinin odasına çay servisi yapılır, boşlar alınır… Kızın kalkması ne mümkün malum üniversiteye giriş sınavı yakındır.
Tüm formülleri ezberler kız, hele iki-üç bilinmeyenli denklemlerin çözüm yollarını yutmuştur. Lakin mutfak denen on bilinmeyenli denklemden habersizdir. Mesela evde sadece soğan, ekmek, peynir varsa bunlardan ne tür bir yemek yapılır denklemini ileride çözemeyecektir. Ya da şekerlemiş bir reçel nasıl çözdürülür, kurumuş ekmek nasıl değerlendirilir, bulgurdan ve patatesten kaç çeşit yemek üretilir tarzında problemler için hiçbir çözüm önerisi üretemeyecektir.
Ütüyü anne yapar, çamaşırlarla anne ilgilenir, banyoyu-lavaboyu anne temizler, halıları, koltukları, camları anne siler, kız odasını toplamaktan bile acizdir. Malum ah şu sınavlar pek çetindir.
Alaşımları, karışımları, metalleri, anti metalleri iyi bilen kız; beyaz çamaşırları yıkarken içine kırmızı bir çorap kaçırdığı zaman evliliğinin ilk sarsıntıları geçireceğinden bihaberdir. Üniversiteyi annesinin yanında okuyacaksa ya da yurtta kalacaksa bu serüven bu şekilde devam eder, yok eğer ki bahtına gurbet çıkarsa işte o zaman, iki üç arkadaş bir evi paylaşır ve hasbelkader iki kap yemek yapmayı öğrenir (yumurta kırmayı ve patates kızartmayı)…
Sonra evlilik vakti gelir kızın. Kültürlü, meslek sahibi bir genç kendine talip olur. Zira kız üniversite mezunu, yirmi beşini devirmiş, bilgili bir kızdır. Kafa yapıları uygundur, hayata bakışları aynıdır. Nikâhtan sonra, yürüyemeyen bir fareyi koşu bandına bırakır gibi genç kız bırakılır dünya evine…
Ancak üç günde pişirilebilen kuru fasulyeler, peynir gibi kalıp halinde pilavlar, abdest suyu kıvamında çorbalar, koltuklarda çıkmayan lekeler, misafir sevmeyen ve akraba ziyaretine sinir olan, komşularından habersiz anti sosyal genç ev hanımları… hele birde hemen bir çocuk olmuşsa ninemin tabiriyle “toplu iğne düşse başı yarılır” tarzında bir ev.
Şimdi problemin faillerine bakalım;
Kızının bir diploma kazanması uğrunda elinden gelenin fazlasıyla destek olan, planlı programlı bir hayat bilinci kazandırmadan, yirmi dört saat odasına ders çalışmaya yollayan, “insan beyninin maksimum çalışma kapasitesi”nden habersiz bir anne…
Kendine sunulan imkânları, aç gözlü bir tavuk gibi didikleyip kaçan, ev işlerinden imtina edip nasılsa annem yapar mantığını büyüten genç kız -ki evlenince çocuğuna da annesi bakar, misafirini de annesi ağırlar…
Erkek: canım portakal reçeli istiyor!
Kadın: hım benim de, gidip marketten alalım mı?
: o reçeller şurup gibi, annemin reçeline hiç benzemiyor
: iyi ki bir annen var!!
: sen yap o zaman
: ben yıllarca reçel yapak için mi okudum? Nereye gidiyorsun?
: annemin evine! Reçel yemeye…
Hadi diyelim yazıyı uzattım, mevzuyu abarttım… Olsun siz yine de ya kızınıza portakal reçeli yapmayı öğretin, ya da her ihtimale karşı oğlunuza!