İnsanlık büyük bir belirsizlikler dönemi içerisindedir. Bu dönemin dili ve söylemi bütünüyle sorunlu tanımlardan oluşmakta; bütün tanımlar bir şekilde istismar edilmekte; sınırları ve içerikleri belli olmayan tanımlarla insanlığa vaziyet edilmeye çalışılmaktadır. (Atasoy Müftüoğlu, “Bilgeliğe Dayalı Bir Dil Gerekiyor”, OKUNTU Dergisi, S.4 (Ocak-Şubat 2002)
Postmodernizm, kültürel ahlaki dinamiklerimizin evrensel trendlere açılımını sağlamak için “kendinden kopuşu” zaruretler dairesinin merkezine yerleştirdi. Bu görevin bir parçası olarak o; edebiyatımızın, sanatımızın vesaire bütün toplumsal anlam haritalarımızın kendi içinde mevcut olan bir tanımlanabilirliğini yok etti. Batı kültürünün estetik düşünsel hiyerarşinin sınırlarını zorlayan batılı olmayan kültürleri batılı liberal sekülerleşmenin ve nihilistik tüketimin ateşine atmanın yollarını arayan totaliter tutumu kendini, doğu kültürünün (özelde Türrkiye’nin) otantikliğini restore etmeye kalktı. Bir bakıma öteki ile ilgili batılı arzular “eski imgelerin yeni bir oyunu” şeklinde yeniden sahnelendi. Geleneği dışlayan yerelliği horlayan kendini merkeze alan bir bakış açısı “yönleri tekelinde” bulundurmaya devam etti.
Postmodernizm birçok şeyle yan yana anılıyor/anılabiliyor. Bu durumda “kaybeden kim oluyor?” sorusunun karşımıza çıkardığı paradoks; bu birlikteliği en iyi ifade eden kavram olmasının yanında “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”ın kuşbakışı görünümü. Varoluşunu moderniteye direnmekte bulan dünün insanı, bugün varoluşunu postmodernitenin gereklerini yerine getirmekte bulmuştur. Bu yüzden kültürün ve toplumun tahrifi boyutunda -21. yüzyıl Türkiye insanı- kültür aktarıcılığını medya gibi görsel unsurların hâkim olduğu araçlara kaptırmıştır. Kültür aktarımı zamansal olmaktan çok mekânsal bir aktarım haline gelmiştir. Artık tarihe ya da yarına yapılan atıflar tarihin tüketimi bağlamında tarihin tahrifine dönüş(türül)müştür.
Avrupa’da ortaya çıkan karikatür olaylarının ifade özgürlüğü şeklinde sunulmak istenmesi göstermektedir ki bugün toplumların ve devletlerin siyasi yapılarını, hayatlarını etkileyen/ değiştiren/ yeniden oluşturan birçok kavram tanım(lanma) sorunu yaşamaktadır. Çünkü her şey Baudrillard’ın da deyişiyle “enformasyon ve iletişimin acımasız ışığına maruz kalmıştır”. Terörizm, savaş, barış vb. kavramlar enformasyonun acımasız ışığından payına düşeni almış, bir tanım sorunuyla karşı karşıya kalmış ve bu durum gücü elinde bulunduranın “diğerlerine” üstü kapalı meydan okuması şeklinde zuhur etmiştir. Türk Toplumu da bu belirsizlikten payına düşeni aldı. Moderniteyle yeterince yüzleşememiş Türkiye toplumunda modernleştirme adına post modern biçimsel denemelere girişilmiş, bu bir nevi modernizmin “kendi bindiği dalı kesmesi” sonucunu doğurmuştur.
Yine Türkiye’deki sivil anayasa tartışmalarının sınırları bir anda genişlemiş ve Malezya’ya kadar uzanmıştır. Kendi rotasını sürekli dış dünyanın argümanlarıyla belirlemeye çalışmış bir Türkiye’de –en son Malezya örneğinde görüldüğü gibi- tartışmanın nereye varacağı bellidir. Dolayısıyla tartışmanın tarafları daha tartışma başlar başlamaz sonuçları varmak istedikleri noktalarda gidip beklemişlerdir.
Postmodernizmle ötesi olmayan üç günlük dünya felsefesine sahip insanlar yetişti. Bu insanlar sorumluluklar ancak ahlaklı bir evrende anlamlı olurlar gerçeğinin farkında değillerdi. Postmodernizm ahlakiliğin mutlak temellerini yıktıktan sonra geride sorumlulukların yerine getirilmesi için hiçbir neden bırakmamıştır. Postmodern dünya hiçbir sorumluluğun olmadığı dünyadır. Bu dünya Richard Roty ifadesiyle “kutsaldan arındırılmış” bir dünyadır. Postmodern projenin gerçekleşmesi için böyle bir dünyaya /toplumun ve ahlakın tahrif edildiği bir dünyaya ihtiyaç vardır.
Sorumlulukların olmadığı bir dünyada çözmemiz için önümüze getirilen bütün denklemler kaç bilinmeyenli olursa olsunlar sonuç belli aslında: trajik sonlarla bina edilmiş bir gelecek, bizim yazmadığımız ama bizim yaşamak zorunda olduğumuz bir gelecek. Bu gelecekte de –bugünkü- asimilasyon süreci bitmiş alinasyon (yabancılaşma) süreci başlamış olacaktır. Ki her şey bitmiş değildir: kendi tarihimizin yapıcı dinamikleri kültürümüzü ve coğrafyamızı yeniden okuyarak/ anlamlandırarak (bizim tarihi sürgünden; zengin Arap şeyhlerinin de tatilden dönmesiyle) bir başlangıç noktası oluşturabiliriz. Nuri Pakdil’in “direniş varoluşumuzun deneyidir: çağ deniyor bizi yabancılaşmaya karşı” sesine kulak vermeyi de ihmal etmeden
NOT: Türkiye zaman zaman karmaşık, bulanık ve sarsıntılı dönemler yaşamıştır. Ancak her zaman ülkemizdeki bu bulanıklıktan, karmaşıklıktan birileri faydalanmaya çalışmıştır. Kendi adıma söylemek gerekirse gelişmeleri takip etmekten sıkılmış durumdayım. Çünkü ülkemizdeki bu bulanıklığın, karmaşıklığın, üstü kapalı meydan okumaların Türkiye’mizi tükettiğini görmek insanın içini acıtıyor. Artık yeter. Burnunun dibini göremeyen insanların Türkiye’nin geleceğini daha iyi anlamak ve görmek için ta Malezya’ya kadar gitmelerini komik buluyor ve tuhaf karşılıyorum. Burnuna kadar yalana, çarpıtılmışlığa, ön yargıya batmış/bulaşmış bir medyayı takip etmeyi zaman kaybı olarak düşüyorum. Artık yeter!