Bakmadıktan sonra görmenin, bilemedikten sonra hisleri anlatmanın ne anlamı var?
Yüzümüzü yalayan mekanik seslerin tutsağı olmak, aklı başında insana sıkıntı ve elem vermiyorsa eğer, yaşamak olayının boyutlarını belirsiz hesaplarla uğraşarak yakalamaya, algılamaya ve anlamaya çalışmak aptallık yanlız benim için. Hüküm ne? Ateş olsam düştüğüm yeri yakacağım en fazla... Buna rağmen de olsa, değil mi ki ben yaptığım işte, düştüğüm yerde ateşimi geliştirmenin imkanını her zaman elimde tutuyorum.
Cinnetle dehayı ayıran çizgi örümcek ağı kadar ince, ip ince bir ipse, benimle eşyayı bağlayan bağ da o denli kalın ve kaba...
Yakıcı bir ney sesi dolduruyor kulaklarımı, yürüğime akıyor. Gönlüm kapılıp, koyveriyor kendini bu nereden aktığını bilmediğim sese doğru belki iç güdüsel bir şey...
Ama Ey Sevgili...
Benim şu halimi sana anlatabilmek için neden böylesi garip, şaşkın önsözlere gereksinim duyuyorum ki? Kendimi kabul ettirebilmek için yerlerde sürünmemi bekleyecek değilsin ya benden. Ya böyle sev seveceksen ya da sevme. Belli olsun her şey içindeki yerini bulsun. Yorma kendini boş düşlerle. Ayrılıkta vuslat var. Bilirsin radikal olmayı severim zaten bu yüzden her türlü iş eksik olmaz yüreğimden. Zehirli oklar var yüreğimde özlem bir zehir örneğin ama dikkatli ol dikeni olmasın hayatın.
Diğer insanlara yansıtmadan nasıl yönlendirebiliriz hayatı?
Ne dersin başarabilir miyiz?
Seni bilmem ama ben şartları yormak, onları sonuna kadar germek istiyorum.
Hayalimde kurduğum bir dünya var. "Sırça bir saray". Bana düşen, bana göre bu hayalin içine girmeyi denemendir, en azından.
Şekille uğraşmak niye bu kadar, içeriği bulduysam? Yerde sürünmek neden, gökte buluşmak varken. Biz yağalım artık göklerden. Bırak dinlensin bulutlar. Bırak öpüşmesinler, şimşekler çakmasın. Yalamasın gökyüzünü mavi bir alev, aşkın şimşeği, onun yanan toz pembe ışığı aydınlatsın seni, beni, hepimizi.
Ağlayalım yağmur olsun. Gülelim yeryüzü gülsün.
Uzaktan o ney sesi okşuyor kalemimi. Onu yansıtmayı deniyorum yanlızca. Becerebiliyor muyum?
Karar senin...