Umut ve ıstırabın insan ve toprak zerreciklerini kasıp kavururken yağmur yağmadı. Kuruyup çatlayan çorak topraklar özlemle yağmur damlalarının ruhlarına serinlik verecek muştuyu beklemekte. Eller, hep umutla açılmakta semaya. Yeşerip yeşertmesi için ruhları. Fırtınalar kopan, kasırgalara muhatap beyinlerde sonsuzluk hortumuna yakalanmış cansız beden sağa sola savrulurken, kuruyan, çatlayan dudaklar serapla avunarak hayal peşinde koşarken, hüzün ruhları etmeyerek ıstırap devam ediyordu. Damlaların çiseleyerek yeryüzüne ahenkli bir şekilde süzülerek öpücük kondurması neredeyse hayal meyyal hatırlanabilecekti. Yozlaşan ilişkilerin ruhsal çöküntüleri yaşanırken “dem be dem” yağmur yağmadı.
Toprakların çatlayan nefesleri bitkilerin hayat damarlarını kopartırken her dem, köklerini derinlere salarken bir damla su için, susuzluktan çatlayan, bitişe yenik düşen ya da kar damlalarının eriyişi gibi günden güne eriyen canlılar alınlarında çatlamış, kurumuş, pörsümüş yağmur izleri ile hasretle bekleşmekteler. Son bir umut, son bir özlemle her gün gökyüzüne, bulutlara zoraki bir bakış fırlatma cesaretini göstererek.
Ruhlarını dindirecek, yeryüzüne canlılık ve parlaklık getirecek o kutlu müjdeyi beklemekte; “yağmur yağdı”. Yok, yağmur yağmadı. Yağmayacak gibi…
Yağmur yağmadı!
Dostlar selamı kesti. İlişkiler sona doğru meylederken arada bir “kelaynak” olarak tabir edilmeyi hak eden kendini bilmez(!)ler hala orta yerde cirit atabilmekte. Toplumdaki yozlaşmanın, dejenere olmanın aksine değerlerini koruyabilen, verdiği sözlerine sadık, güvenilir, emanete hıyanet etmeyen, kendi kişisel menfaatlerini ön plana çıkarmayan bu kelaynaklar ayak diretmekteler. Yoksa yağmurun yağmamasına sebep bunlar mıydı ki?
Dereler, göller, akarsular eteklerindekini dökerek insanlara faydalı olmaya çalışmıştı. Susuz kalma pahasına hem de. Yataklar yer değiştirmişti. Kıyılarda suyun bıraktığı izler, ağaç kötüğündeki çizgileri andırıyordu.
Katmerleşen izler gelecek için hiçte iyi sinyaller vermiyordu. Kuruyan dere yatakları umutsuzluk için yeterdi artardı da.
Yağmur yağmadı!
Dicle, Fırat asli görevlerini yapamaz olmuştu. Hayat fışkırma yuvası olan bu nehirler cılızlaşmış, hayat damarları kurumak üzereydi. Ne Diyarbakır’dan akıntıya bırakılan ağaç gövdelerini bir nefeste Nusaybin’e atabiliyor ne de Şatülarab’a güle oynaya varabiliyordu. Boynu büküktü yetim çocuk gibi. Artık çocuklar yaz sıcağından, rehavetten kurtulmak için kulaç sallayamıyordu koynunda. Üzgündü Dicle. Üzgündü Fırat. Umut. Umutlar gittikçe tükeniyordu nehirlerde. Ovalarda. Bağlarda, bahçelerde… İnsanlarda…
Toprağın kuruyan dili bir damla su için neler vermezdi ki! Yüzlerde korku, endişe ve tedirginlik hakimdi. Umutlar inat bulutlar terki diyar etmişti. Her yıl umutlar gelecek baharlara bırakılıyordu. İtinayla. Özlemle…
Bülbül güle hasret, gül bülbüle bir yuva verememenin sancısı ile kıvrandığı bir nahoşluk hâkimdi tüm tepelere… Kuraklık destanları dilden dile dolaşıyordu.
Yağmur yağmadı!
Doğanın yasası mı değişti yoksa tanrı gazaba gelip insanları mı cezalandırıyordu? İkinci görüş ağır basıyordu. Tanrı gazaba gelmişti. Yaşanan olumsuzluklar, ahlaki bozukluk, insanların değerlerini yitirmesi ve yaradılış gayesinden uzaklaşmaları buna sebep olmuştu. Ve tanrı gazabını yağmur yağdırmayarak göstermek istemişti insanlara. Olabilir miydi bu? Evet evet bu olmalı sebep. Yoksa neden yağmasın yağmur. Doğanın dengesi bozulamazdı. İnsanlar ne yapmıştı ki(!) doğanın dengesi bozulamazdı. Kimse bunu düşünmek bile istemiyordu. İnsanlığa da toz kondurulmak istenmemekteydi. Yağmur yaşam ilişkisine hepten karşı çıkılmaktaydı. Yağmurun görevi ve kanunu ayrı idi; kimilerince. İnsanların ayrı, bitkilerin ayrıydı.
Yağmurun yağması için ne gibi bir bedel ödenmeliydi. Kimilerine göre bir bedel verilmeliydi. Kurbanlar kesilmeli, adaklar adanmalı şu veya bu şekilde “yağmur yağdırıcı güç” memnun edilmeliydi. Yoksa yağmura hasret kalınacak, umutlar bir sonraki seneye ertelenecekti. Tohumlar yine yeşermeyecek, filizler boy atamayacaktı. Sebep sonuç ilişkisine kimse kafa yormak istemiyordu. Yoranlar da gereği gibi “yaşamsal duyarlılıklarını” belli edemiyorlardı. Bu ikilem içinde insanlar yüze dursun, İlahi güç kudretini yine gösteriyordu:
Yağmur yağıyordu.
Gök gürültüsü, çakan şimşekler insanların ruhlarını korkuyla baskı altına alması gerekirken, bu kez; mutluluk, heyecen, kasvet yerine rahatlık veriyordu. Yağmur damlaları büyük bir özlemle bekleşen toprak zerreciklerine konuyordu. Toprak zerrecikleri büyük bir şevkle yutuveriyordu yağmur damlasını. Düğün bugündü. Bayram bugün…
Umutlar tekrar yeşeriyordu; bağda bahçede, tarlada, gönüllerde. Dün duaya açılan eller; bugün tüm yaşananları bir çırpıda unutuvermiştiler. İnsanların yüzü gülüyordu ama kalpleri kararmaya devam ediyordu. Tıpkı susuz kalan çorak toprak gibi. Bereket ruhlarını aydınlatması gerekirken nankörleştiriyordu. Dün umutsuzluk içinde kıvranırken verdikleri sözleri birden unutuverdiler. Eski yaşamlarına dönerek. Hiç kimse bir bedel ödememişti, bir emek harcamamıştı. Doğa gereğini yapmıştı. Ya da Tanrı gene “rahmet”ini esirgememişti. Ve yağmur yağıyordu. Yağan yağmur ölüleri, bitkileri, ekinleri ve umutları canlandırıyordu; insanoğlu hariç.