
Yaşanan son acı gelişmeler neticesinde terörle mücadeleye muhtemelen yine (maalesef) genişletilmiş askeri tedbirlerle çare aranacak. 22 Temmuz seçimleri öncesinde aniden hız kazan(dırıl)an PKK terörü Anayasa değişiklik taslağı gündeme geldiği şu dönemde ülkenin kalbine ateş gibi düştü. 9 Ekim 2007 günü Başbakan’ın başkanlığında toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun aldığı prensip kararları bu yönde yeşil ışık yakmıştır. Önümüzdeki günlerde PKK bölücü terör örgütüne karşı sınır ötesi askeri harekât konusunda TBMM’ de tezkere yüksek bir katılımla kabul edildi. Zaten bazı medya, STK ve siyasi partilerden ısrarla sınır ötesi harekât yapılması konusunda AK Parti Hükümetine karşı, uzun zamandır psikolojik baskı oluşturulmaktaydı. Son terör hadiseleri kamuoyunun da bu yönde hükümete karşı baskı ve beklenti içine girmesine sebep oldu.
Beşağaç Köyünde PKK tarafından Kürt kökenli 12 vatandaşın katledilmesi olayında bu denli yoğun gündem oluşturmamasına rağmen hız kesmeyen terör, bu kez askere karşı yaptığı haince saldırıda kamuoyu gündeminin zirvesine oturmayı başardı. PKK Kürt kökenli sivil vatandaşların katledilmesinde yeterince infial uyanmayınca olayı üslenmedi. Askerlerin pusuya düşürülüp,şehit edilmesinin neredeyse ertesi gününe kalmadan eylemi kendilerinin yaptığını açıkladı. Genelkurmay Başkanlığı pusu bölgesinin kritikliği dolayısıyla mutlaka ilgili komutanlıklardan ihmal ve zaafiyet olup olmadığını soruşturacaktır. Çünkü bu olay diğer terör eylemleri gibi mayın tuzağı türü bir şey değildir.
PKK önümüzdeki günlerde Beşağaç Köyündeki sivillerin katledilmesinin güvenlik güçleri tarafından yapıldığını iddia ederse şaşırmamak lazım; zira bu iddiayla askerlerin şehit edilmesini de intikam alma olarak sempatizanlarına yansıtma gayreti içine girebilir. Çünkü bu tür taktikleri yıllardır bölge halkına karşı kullanmaktadır.
Böyle bir olayın şaibesi bile örgütün propagandası için yeterli malzemedir. Terörün amacı nerede ve hangi coğrafyada olursa olsun toplum içinde korku, şüphe, güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı oluşturmaya çalışmaktır.
CHP lideri Baykal seçimlerden sonra AK Parti hükümetine yüklenme fırsatını bulmuş bir edayla peş peşe açıklamalarda bulunuyor; hatta böyle acı bir terör hadisesinin olduğu zamanda televizyonlarda sabahlara kadar dansöz oynatmanın hangi anlayışa ve vicdana sığabileceğini sorgulayarak tribünlere oynamayı da ihmal etmemektedir.
İktidarın terörle mücadele politikasının yanlış olduğunu, hükümetin terörle mücadele değil,halkın tepkisini bertaraf etmek için,kamuoyunda oluşan infiali absorbe etmek yönünde tedbirler aldığını,somut adım atmadığını söyleyerek, tezkerenin bir an önce Meclise getirilmesi gerektiği konusunda aşırı ısrarcı ve aceleci olması dikkat çekmiştir. Seçimlerden önce nemalanmaya çalıştığı ‘’cumhuriyet mitingleri’’ nde olduğu gibi Toplumun bu hassas döneminde yine belden aşağıya vurmaya devam ederek, AK Partinin iktidarda olma avantajıyla Doğu ve Güneydoğudaki halka ayni ve nakdi yardımlarda bulunarak oy satın aldığı iddiası bulunuyor ve AK Partinin ‘’Hamas Siyaseti’’ güttüğünü ancak böylelikle oy aldığını dilendiriyordu. Halkın verdiği oylardan dolayı pişman olduğunu ifade ederek biran önce askere sınır ötesi operasyon yetkisinin verilmesini istiyordu. Görünen o ki, CHP sosyal ve demokratik çözümden yana bir tavır içinde görünmüyor ve bir süredir takındığı militarist tavrı sürdürmeye kararlı.Üstelik askeri operasyondan çıkacak sonuçların olumsuzluklarını ‘’biz söylediğimizde yapmadılar’’ mantığıyla hem iç siyasette, hem uluslararası siyasette iktidarın sırtına sarma planları içinde.
Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi askeri operasyonun askeri ve siyasi açıdan bir çok riskler taşıdığı bilinmelidir.Siyasi açıdan uluslar arası anlaşmalar ve haklar çerçevesinde böyle bir operasyona hukuksal bir zemin bulunsa da askeri strateji ve taktik açıdan bir çok handikabı beraberinde getirecektir. Her şeyden önce karşıdaki düşman düzenli ordu değildir.Söz konusu olan cephe savaşı değil,gayri nizami harptir.Kuzey Irak, Saddam dönemi Irak değildir;sınır ötesine geçildiğinde inisiyatif her zaman askerin elinde olamayabilir. Tehdit algılaması her ne kadar operasyon öncesi istihbarat ve güvenlik faaliyetleriyle tespit ve tayin edilse de tehdidin ne zaman ve kimler tarafından geleceği netlik kazanmamış olacaktır. Çünkü bölgede birçok kontrolsüz gruplar söz konusudur. Kuzey Irak bölgesine bundan önce yapılan sınır ötesi operasyonlarda bölge halkının çoğunluğunu oluşturan Peşmergelerin desteğini alan Türk askeri bugün aynı desteği alamayacaktır. Çünkü bölge halkına uzun zamandır Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulacağına inandırılmak için uluslararası güçler tarafından propaganda yapılmakta, düzenli orduya geçiş için eğitim verilmekte ve lojistik destek sağlanmaktadır. Dolayısıyla bölgede kim dost, kim düşman bunu tespit ve tecrit etmek oldukça güçtür.Kaldı ki, böyle bir gayri nizami harpte zayiatın fazla olma riski vardır. Böyle bir durumda ülkeye gelecek olan asker cenazelerinin oluşturacağı infial, ümitsizlik, öfke ve toplumsal depresyonun nasıl ve ne şekilde önüne geçilecektir? Toplumu bu tür duygu sağanaklarıyla etnik çatışmalara sürükleme ihtimali gözden kaçırılmamalıdır.
Hükümetin ‘’ sözün bittiği yerdeyiz’’ açıklaması, evet çarelerin tükendiği noktasında yapılan bir açıklamadır fakat yine de talihsiz bir açıklamadır. ‘’Sözün bittiği yerde’’ tezkere kaçınılmazdır,teröre karşı demokratik mücadele yollarının imkansız hale gelmesidir, ‘’sözün bittiği yerde’’ silahlar konuşur.Terörizmin de istediği bu değil midir?
Gelinen bu noktada TÜSİAD Başkanının ‘’ sınır ötesi operasyonun faydalı olup, olmayacağının iyi tespit edilmesi gerekir’’ sözünden derin kaygılar olduğunun anlamı çıkmaktadır. STK'lar, siyasi partiler, iktidar; çözümün tamamen askeri operasyonlara endeksli sağlanamayacağını önce kendilerine sonra topluma inandırmalıdırlar. Çobanla yılanın hikayesinde olduğu gibi PKK’nın kuyruk acısı bu milletin de evlat acısı olduğundan bu terör askeri tedbirlerle bitirilemez. Dönem dönem durağan hale gelen terör küllerinden tekrar zuhur etmektedir. Ancak gerçek manada Kürt halkı sahiplenilir, kardeşlik duygularıyla hem hal olunursa çözümün anahtarı bulunmuş olur. Devlet bölgede yaşayan vatandaşını ülkenin vatandaşı saymak için illaki ‘’Türklük’’ kavramıyla baskı altında tutmaktan vazgeçmelidir; etnik kökenini kabul edip,kendi aidiyetini, hangi ırkta hissediyorsa öyle görüp uniter yapıda ‘’Türk’’ yerine ‘’Türkiyeli’’ olarak kimliklendirmek gerektiğine inanıyorum. Bu konuda tam da Anayasa değişikliği gündemde iken Anayasanın 66. Maddesinde ‘’Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’ tür’’ ifadesi yerine, ‘’Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye vatandaşıdır, her fert kendi ırki aidiyetini hangi ırktan hissediyorsa o şekilde kabul edilir.’’ şeklinde değiştirilerek ilk adım atılabilir.
DTP bu dönemde kritik ve hassas bir misyon üslenmesi gerekir;marjinallikten ve radikalizmden uzak,toplumsal demokrasiden ve uzlaşıdan yana olduklarını, terörün her şeklini ve ismini lanetleyerek gösterebilirler. Örneğin bunu Beşağaç köyünde katledilen masum sivil vatandaşların ailelerine ve şehit edilen asker ailelerine ‘’mahalle baskılarından’’ çekinmeden başsağlığı dileyerek,hatta bir ilki gerçekleştirip, ziyaret ederek yapabilirler. İşte bu tür samimi yakınlaşmalar sebebiyle Türkler ve Kürtlerin aynı gövdenin dalları olduğu gerçeğiyle tüm toplum yüzleşecektir.
Tıpkı Musa Anter’ in söylediği gibi: ‘’…Ben Türk-Kürt beraberliğinden yanayım…Eğer Kürt ve Türk de birbirine düşman olursa ikisi için de felaket olur. Ama eşitçe, hakça beraber…’’ (Kürd Soruşturması-sf.365 Sor Yayıncılık-1992-Ankara)