Bin şair, bin muhacir kızına âşık olsaydı. Bin şair, bin muhacir kızı için bin şiir yazsaydı. Bin âşık bin sevgiliye bin Monna Rosa okusaydı. Bir ömür bin destana yazılan, bin destanın yağmurunda nihayete kadar sürseydi. Bin şair, bin sevgili için, onuru yerle yeksan etseydi. Bin çile nehri, bin çilekeş şairin gönlünde, bin sevgili sesine inkılâp etseydi. Bin kurşun, bir şairin gönlüne "kıyamayız" deseydi. Bin güzel, bin şairi i'zaz etseydi. Aşk kadar kelime olsaydı. Izdırap kadar deva. Onur kadar mükâfat… Değer kadar kıymet. Hayat, ölüm ile olmasaydı.
Mısralar söndüler. Gerçeği gördüler ve gittiler. Hayattan utandılar. Gerçek, mısraları öldürdü.
Leyla ve Mecnun'u geçmeli. Mem ve Zin'i. Aslı ve Kerem kim. Ferhat bir aldanmış.
Asıl aşklar, seslere sığmayanlar. Kelimelere, kâğıtlara. Hatta ve hatta gönüllere… Hatta hayatlara.
Büyük ızdıraplar gibi, büyük aşklar da sessizlik denizindedir.
"Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa;
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa."
Hüzünleri mücessem bin şair, bir mevlit gecesine, bin ağıt yaksalardı. Hüzünleri simalarını kaplamış bin şair, bir ümmete, bin ağıt söyleselerdi. Coşkuları sinelerinde gizli bin şair, “bir boğaz harbine” bin destan ithaf etselerdi. Bin şair, derunlarındaki cuş u huruşu, safha safha Asım'ın nesline bin Safahat'la aktarsalardı.
"Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer'in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i mâ’sûm,
İslâm'ı bırakma böyle bîkes,
İslâm'ı bırakma böyle mazlûm."
Bin şair deruni bir seferden sonra, has menzile varsaydı. Bin şair, has menzil için bin hayat unutsaydı. Bin şair, seferlerini bin şiirle ebede iletseydi. Bin şairin simasına bin ızdırap çizgisi gelip yerleşmeseydi. Bin şairin gönlü, bin cennet yaşasaydı.
"Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.
Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,
Bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.
Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.
Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi;
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.
Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhavâ;
Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!"
Bağdat'ta bin şiir aşığı olsaydı. Onların başlarından aşkın dertleri olsaydı. Ve ızıdrapları şu beyitler gibi kristalleşseydi:
"Beni candan usandırdı, cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan, muradın şemi yanmaz mı
Kamu bimarına canan, devayı dert eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman, beni bimar sanmaz mı"
Bin efsanevi şiir aşığı olsaydı. Bin şair ömürlerini en nazlı dilber için harcasaydı. Lakin bir şair vuslat görseydi. Bin şairin onun ki gibi efsanevi bir dostluğu, anne sevgisi ve hayat aşkı olsaydı. Ve onun efsane şiiri gibi bin şiir;
"Şakaklarıma kar mı yağmış ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar"
Bin şair hayatlarını şiirin akıntısına bıraksalardı. Bin serdengeçti, bitmez bir savaşa, gözlerinde bitmez bir ışıkla, bin ölümden sonra, yine aşkla koşsalardı. Bin mecnun, bin Leyla için, hayatlarının üzerinde bin efsane yükseltselerdi. Bin kaptan şapkalı şair, bin kahramanlık için, bin “cebbar oğlu mehemmed” yazsaydı:
"demek diz üstü düşmüş mehemmed
kirvesi durdu'nun yanıbaşına
kanlar akar yarasından
al al olmuş çevresinden
köpük köpük gözlerini doldurur
bir başına mehemmed yedi düşman öldürür
mavzerinin namlusu hala sıcak
tutulmaz
ölümün derdi büyük yiğenim
çare bulunmaz"
Sürgün, şairlerin gönlünde ölseydi. Zindan duvarları, tuzla buz olsaydı. Zamane suçlarından kimse cezalandırılmasaydı. Cezalar, suçlar kadar olsaydı. Şairleri zindanlarda gönül dertleri tutmasaydı. Hasret, şairlerin gönüllerinde eriseydi. Hasret, vatansız olsaydı.
Bin şair, vatan hasreti çekmeden bize bin "Memet!" şiiri miras bıraksaydı.
Dünyada muhal olmasaydı.
"Karşı yaka memleket,
Sesleniyorum Varna’dan
İşitiyor musun ?
Memet ! Memet !
Karadeniz akıyor durmadan
deli hasret, deli hasret
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun ?
Memet ! Memet !"
Ve her memlekette bin ölümsüz şair olsaydı...