Lacivert bir kırlangıç fırtınasıydı. Gece yarısı yapılan bir duanın sabaha kabul olmasıydı. Vefat etmiş anneanneden geriye kalan rüyanın her sabah ayrı şekilde yorumlanmasıydı… On üç yaşındaki bir kızın her şeyden nasıl “bir anda” vazgeçtiğinin sırdaşıydı lacivert. Okul yıllarım boyunca kendime yazdığım mektupların görünmeyen muhatabıydı. Mevsimlik işçilerin hayalleri, kırlangıçların bedduası benim içinse yitirilişin sözlüklerde bahsedilmeyen anlamıydı.
Eylül ayının başında valizimi hazırlar ve kasabadan şehre uzanan rayların üstünde mevsimlik işçilerle beraber uzun bir yolculuğa çıkardım. Yol uzundu, şehir uzak. Galiba bu yüzden babamın aldığı pijama takımlarımı, dayımın getirdiği diş macunlarını, Elifin hediye ettiği kolyeyi, yeni defterlerimi, hasır çantamı, annemin yaptığı su böreğini ve günlüğümü valize koyduğumdan emin olmak için defalarca kontrol ederdim. On üç yaşında olmam rağmen ayrılıklara ve vedalaşmalara alışamamıştım henüz. Gitmeden önceki gece tüm aile fertleriyle vedalaşır ve ertesi sabah güneş doğar doğmaz sessiz adımlarla ayrılırdım evden. Yılın dokuz buçuk ayını yatılı okul sıralarında geçirmiş bir kız çocuğu olarak benim için “ev” yalnızca “ev”di, hiçbir zaman için “evim” denilemeyendi.
Filmin orta yerine fırlatılmış bir figüran gibi…
Allı güllü basmalarıyla genç kadınlar, lastik ayakkabılarıyla köy çocukları ve ben hayatın bilmem kaçıncı durağında doğu ekspresinin kalabalık kompartımanında yapılmış yolculuk boyunca birbirimizi izlerdik. Onlar bana bakardı, bense onlara. Bu incitmeden ve sessiz yapılan bakışmalar sonucunda herkes karşıdakinin hayatına dair tahminlerde bulunur ve yaşanmışlığın ipuçlarını yemeni kenarında, çanta kulpunda, saç tokasında, göz bebeğinin ortasında arardı. Demek ki kader geçmişi kadar geleceği de farklı insanları yaşanılan anda herhangi bir yerde karşılaştırabiliyordu ve bu karşılaşmalar çoğu kez “ötekini” seyrederek yapılmış hayat muhasebesi olarak bir yerlere not ediliyordu.
Yatılı okulda okuyan kız çocuklarının kaderi.
Son istasyona geldiğimizde trenlerin beni hep ürküten düdük sesiyle güzel bir rüyadan uyanmışçasına mahzunlaşır; elimde valizim, kolumda çantam ve dilimde yaşıma göre ağır bir eylül şarkısıyla okulun yolunu tutardım. Evindeyken okula gitmek, okuldayken eve dönmek isteyen garip bir öğrenciydim. Yatılı okulda okuyan her kız çocuğunun kaderini yaşıyordum aslında; ne annem tarafından beğeniliyor ne öğretmenlerim tarafından takdir ediliyordum. Büyüyordum ve büyürken geçirdiğim değişimlerin geç fark edilmesine fena halde kızıyordum. İki arada kalmanın acısını kendimden çıkartıyor, hâlâ adını koyamadığım bir nedenle herkesten kaçıyor ve bu büyük kaçışı kimselere hissetmiyordum. Okul kapısından adımımı atar atmaz benden önce gelen kızlar etrafımı sarardı ve benim valizden çıkardığım su böreği elden ele dolaşırken sorarlardı “tatilin nasıldı, anlatsana”. Önceleri nazlanıyormuş gibi yapsam da yavaş yavaş başlardım anlatmaya onların tanımadığı ve muhtemelen hiç tanımayacakları insanların hayatına dair senaryolar yazmaya. Yazın evlenen dayımın düğününden babamla yaptığımız Mersin yolculuğuna, Elifin ablasını evinde geçirdiğimiz o iki günden annemle çıktığımız alışverişlere kadar pek çok şey anlatırdım. Anlattıklarıma senaryo dediysem de aslında hepsi doğruydu, hiç yalan yoktu içlerinde ama işime gelenleri anlatıp gelmeyenlerin üzerini çizerdim. Öyle ya “neden düğünde halanın elini öpmedin” diye bana küsen annemden, Mersinde çok önemli işleri(!) yüzünden beni yalnız bırakan babamdan, ablasının evinde kalbimi kıran Eliften, annemin her yarım saatte bir “bu kızın okulda huyu değişti, acaba yanlış mı yapıyoruz el kadar çocuğu gurbete yollamakla?” sözlerinden nasıl bahsedebilirdim ki arkadaşlarıma. Sonra ben sussam onlar başlarlardı “annemin biricik kızıyım babamın nazlısıyım” merkezli konuşmalara. Ben ne annemin biriciği olduğumu ima ediyordum ne de babamın nazlı kızıyım diyordum. Zaten öyle de değildim, yani hiçbir zaman öyle olmayı da beceremedim. Filmin orta yerine fırlatılmış bir figüran gibi bana verilen repliği sonuna kadar söyler yine de kimseyi memnun edemezdim. Hâl böyle olunca kendimi arkadaşlarıma mutlu ve güçlü göstermek için hayatla hiçbir problemim yokmuş gibi davranır, olaylar karşısında “akıllı ve güçlü kız” rolü yapar ve içimdeki fırtınanın bende bıraktığı hasarı kimsenin görmesini istemezdim. Üstelik başka insanların sevinçlerini ve kederlerini hemen fark ederdim. Fark etmek beraberinde ortak olmayı getirdi ve kendisin dahi avutamayan ben hafta sonları annesini özleyenleri, matematikten zayıf alanları, karşı sınıftaki çocuğa âşık olanları dinlemek, gözyaşlarını silmek hatta çoğu kez üzerime hiç de vazife olmayan konulara çözüm getirmek zorunda kalırdım. Hâl bu ki ben de on üç yaşında bir kız çocuğuydum ve avutulmaya, teselli edilmeye çoğu kez onlardan daha çok ihtiyaç duyuyordum.
Laciverdin gizemi…
Akşam saat on da yatakhanedeki tüm kızlar uykuya daldıklarında üzerime zimmetli lacivert battaniyenin altında el feneriyle gün boyunca kimseye söyleyemediklerimi çizgili defter satırlarına yazardım. Önceleri yalnızca kendimi yazarken zamanla başkalarının hikâyelerini de yazmaya başlamıştım. Yazmak beraberinde yazmayı getiriyordu. Hikâyelerimin bir bitip diğeri başlıyordu ve ben lacivert battaniyenin altında gece boyu yazı yazan bir öğrenci olarak sabahki derslerde hep uyukluyordum. Gözümü kapatıp kendimi büyük ve önemli hikâyeler yazarken hayal ediyordum. Yazmak için mekân hep lacivert battaniyenin altı oluyordu çünkü el fenerinden battaniyeye yansıyan ışık laciverdin gizemini gece boyunca bana anlatıyordu.
Her şeyin başlayıp, her şeyin bittiği ‘an’
Yatılı okulda okuyan bir kız çocuğunun yüreğinde biriktirdiklerinin toplamıydı lacivert. Biraz kızgınlık, biraz kırgınlık ama “eve” e duyulan özlemdi. Değişen bir hayatın içinde hiç solmayan, yıpranmayan, ilerde bir yerde seni bekleyendi. Hüzünlü bir eylül şarkısıydı, diline dolanınca bir türlü gitmeyen. Masada sevilmek arzusunu bırakıp giden bir genç kızın yaşadıklarıydı. Bir yol hikâyesiydi, hiç bitmeyen, sonu bir türlü gelmeyen… Lacivert bir kırlangıç fırtınasıydı. Gece yarısı yapılan bir duanın sabaha kabul olmasıydı. Vefat etmiş anneanneden geriye kalan rüyanın her sabah ayrı şekilde yorumlanmasıydı… On üç yaşındaki bir kızın her şeyden nasıl “bir an da” vazgeçtiğinin sırdaşıydı lacivert. Okul yıllarım boyunca kendime yazdığım mektupların görünmeyen muhatabıydı. Mevsimlik işçilerin hayalleri, kırlangıçların bedduası benim içinse yitirilişin sözlüklerde bahsedilmeyen anlamıydı. Çirkin ördek yavrusundan bana kadar uzanan kervanda hayata küskün masal kahramanlarının geçtiği köprüydü. Büyük şehirlerde mendil satan çocuklar, bizim kasabada duvak takamayan genç kızlardı lacivert. Derslere hep geç kalacak kızın amfide en arka sırada otururken fark ettiği bir çift gözdü. Her şeyin başlayıp, her şeyin bittiği ‘an’ dı lacivert. Alelacele yapılmış bir nikâh töreni, annemin “küsüm seninle” bakışları, babamın “senin okuduğun okulları bitirenler şimdi nerelere geldiler” sözleriydi. İki odalı bir bodrum katında okunan kitaplar, yazılan yazılar, söylenen özgürlük şarkılarıydı. Lacivert bir gece baskınıydı, ilk duruşmada alınmış “13 yıl” hapis kararıydı, genç bir annenin hastanede henüz adı konulmamış bebeğinin kulağına “ben seninle büyüyeceğim kızım” diyerek fısıldamasıydı. Cezaevine yapılmış bir bayram ziyaretinde o küçük kızın “anne, babam ve sen neden diğer insanlar gibi değilsiniz?” sorusunun verilemeyen cevabıydı. Lacivert on üç yaşında bir yatılı okul öğrencisinin yatakhanede herkesin uyuduğu ‘an’da elinde kalemiyle yazdığı hikâyelerin orta yerinde uyuyakalmasıydı. Bir zamanlar benim için lacivert hayata sığınılacak belki de tek noktaydı.
* * *
Aylar, yıllar, isimlendirilen ve isimlendirilemeyen zamanlar geçti aradan. Bir bir bitirdim okullarımı, verdim tüm sınavlarımı. Dilimde eylül şarkılarıyla kapıların birini açıp diğerini kapadım, köprülerden geçerken korkuluklardan destek aldım. Lacivert battaniyenin altında aslında kelime kelime kendi kaderimi yazdığımı ve laciverdin bir örtü gibi düne ait olan her şeyin üzerini örttüğünü ancak kırklı yaşımın başında anladım. O günden sonra lacivertte kaydı düşülmüş hayatların hepsini topladım. Günün birine “sana anlatacak ne çok şeyim var” diyebilmek için… Laciverdin gölgesinde yazılmış bir hikâyeye son noktayı koyabilmek için…
Turuncu Dergisi / Eylül 2007