
Bir çalkantılı dönem. Abdülhamid ipleri sıkı sıkıya tutuyor. Jurnallerin sonu gelmiyor. Fizan sürgünlerle dolu. Hafiye teşkilatı dakik. Yıldız sarayında jurnaller tomar tomar.
Rumeli’de kıpırdanmalar var. İpi Talat çekiyor. Talat; bir Yahudi okulunda öğretmen ve Mason. İttihad u Terakki'nin çoğu üst düzeyi gibi. Dr. Nazım dönme. Parti, teşkilatlanmasında Mason üsulunden faydalanılıyor.
Rumeli kaynıyor. Avrupa’dan şuleler serhad diyarının gecelerini ses ve renkleriyle ürkütüyor.
Anadolu bugün vatanın aslı. Rumeli bir küçük parça. Devlet-i Aliye’de bunun tam tersiydi. Rumeli birinci konumda. Anadolu o zaman harabe gibi. Dağlarında fermanlı celaliler hora tepiniyorlar.
Anadolu yoksul ve asker deposuydu. Avrupa savaşları buranın gencecik fidanlarını buduyordu.
Rumeli’de basit bir teşkilat büyük işlere kalkışıyor. Niyazi dağa çıkıyor, ardından Enver. Şemsi Paşa Rumeli’ye geliyor. Okuma yazma bilmeyen Paşa mağrur. Kaptırılmışları küçümsüyor. Bir subay, erkânın arasında Paşa'yı vuruyor. Kurtuluyor suikastçı.Onun vurulması Sultan'ın kanatlarını kırıyor. Sultan hemen Meşrutiyet'i ilan ediyor. Asitane Hieeyt Park oluyor. 33 yıldır susan diller selvari boşanıyor. Her yerde hatipler nutuk atıyorlar. Hürriyet gelmiş sanılıyor. Meclis-i Mebusan açılıyor. Sultan’ın yetkileri budanıyor.
Zaman geçince hürriyet'in gelmediği anlaşılıyor. Gelmiş olan onun sadece ismiymiş. Hayali ve serabı. Bunu kurşun sesleri söylüyor. Ard arda bir kaç gazeteci kurşunlarla can veriyor. Kalemleri kalplerini kanatıyor.
31.Mart Vakası ortaya çıkıyor. Mahiyeti bugün bile tam anlaşılmamış olan esrarengiz ayaklanma. İktidar onu fırsat belliyor. Onunla Sultan'ı suçlayıp, hal ediyor. Hal kararında Hareket Ordusunun Başı Mahmut Şevket Paşa oldukça etkili oluyor. Onunla ilgili şöyle ilginç bir bilgi var: "Bağdat Valisi olduğu sıralarda Mithat Paşa'nın, öksüz kalınca sahip çıkıp ilk eğitimini bir Yahudi okulunda (Alliance Universal Israelit=Evrensel Yahudi Birliği) yaptırttığı Mahmut Şevket, yıllar sonra Mahmut Şevket Paşa olarak Hareket Ordusunun başında İstanbul'a girecek ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde en önemli rollerden birini oynayacaktır ki, Galante bunu, Mithat Paşa'nın öcünün alınması olarak değerlendiriyor." (harunyahya.org)
Gölgesi hep iktidarın üzerinde olan efsunlu Hakan Selanik'e Alatini Köşkü'ne sürgün ediliyor. Niye özellikle Selanik. Selanik bir "dönme" şehri. Dönmeler asırlık davalarını unutmamışlar. Filistin onlara hala "arz-ı mev'ud." Sultan onların o emellerine en büyük engeldi.
Teodor Herlz cazip tekliflerle Sultan'ın kapısını çalar. Filistin'i Yahudiler için ondan ister. Ona büyük vaatlerde bulunur. Parasızlıktan bizar devlete "paradan, borçlarını ödemekten" söz eder. Sultan ona tarihi bir cevap verir: "Orası vatan toprağı, benim değil, milletin. Parayla bırakamam çünkü kanla alındı." Herlz bunu unutmuyor. Ve günlüğüne şunları yazıyor: "Halen bir tek plan aklıma geliyor. Sultan'a karşı bir kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türkler'le temas kurmalı." (harunyahya.org)
Selanikte'de Sultan'a tahsis edilen Alatini köşünün sahibi Yahudi un tüccarı Giorgiyo Allatini'ydi. Hakan neden bir dönme şehrine ve bir Yahudi'ye ait köşke zindana gönderiliyor.
Sultan'ın Yahudilerle karşılaşması bunlarla bitmiyor. Ona azlini bildirmeye giden dört kişilik heyette de bir çıfıt -eskilerin Yahudileri küçümsemek için onlara verdikleri isim- var. Heyetin başı Selanik Mebusu Yahudi Emanuel Karasu. Karasu içeri girdiklerinde gereken selamlaşmadan sonra Sultan'a "millet sizi istemiyor" diyor. Millet mi, başkaları mı?
Bu tavrından dolayı İttihad u Terakki tenkid edildi. "Bir İslam Halifesine hal emrini bir çıfıtla bildirdiler" diye. Partinin kalemşörü Hüseyin Cahid bu mevzuyu 'Siyasi Hatıraları'nda' ele alır ve bu suçlamaya istihzavari bir cevap verir.
İnsan bir kere savrulmaya görsün. Artık kolay kolay liman bulamaz. İğretileşir. Aslını kaybeder. Türedileşir. Hüseyin Cahid gibi.
Bugünün bazı anormallikleri günümüze İttihad u Terakki'den miras kaldılar. Mesela "irtica ve mürteci" kavramları. Partinin genel siyaseti idi. Muarızlarına "mürteci" derdi.
Mithat Cemal Kuntay İstiklal Şairi Mehmet Akif adlı eserinde o dönemle ilgili ilginç bir tespit aktarır: "O zaman en fazla rağbet gören şey Saltanat-ı Ali Osman ve İslamiyet aleyhinde konuşmaktı." Yani devrimler gökten inmediler. Bir zümrenin hayaliydi. Yukarıda ismi geçen Hüseyin Cahid uzun zaman Latin Harflerine geçişi savundu. Olunca da dile yapılanları beğenmedi. "Aşırıya kaçılmamalı" dedi. Bu küçük muhalefetinden dolayı memleket meselelerinin kimi iddalara göre -bugünlerde söyleniliyor- serbestçe(!) konuşulduğu "sofra" dan oldu.
Sultan'a giden heyetin diğer üyeleri şunlardı: Aram Efendi(Ermeni), Esat Toptani Paşa(Arnavut) -Arnavutlar Sultan'ın silahşörleriydiler- ve Ahmet Hikmet Paşa. Bu sonuncusu da Sultan'ın uzun süre yaverliğini yapmıştı.
Acaba Padişah bu heyeti karşısında gördüğünde neler hissetti? Hele onun hal kararını veren Meclis oturumunu en sadık adamı ve yedi kez sadarete getirdiği Küçük Said Paşa'nın yönettiğini öğrendiğinde.
Said Paşa yazılması gereken biri. Kısalığından dolayı lakabı "küçük". Çok cimri. Aşırı derecede. Mesel olabilecek kadar. Ve nankör.
Oğlu Sultan'ın bir kızıyla hallinden önce nişanlanmış. Ve bir kaç kızı başka ileri gelenlerin çocuklarıyla. Sultan Selanik'e sürgün edilince, hizmetine bakanları çağırıp nişanlılara haber verilip hala sözlerinin geçerli olup olmadığının anlaşılmasını ister. Dört nişanlıdan üçünün ailesi sözlerinden dönmediklerini, uygun zaman kendilerine bildirildiği takdirde gelip düğünü yapacaklarını beyan ederler. Biri sözünden dönmüştür. Küçük Paşa'nın oğlu. (Fethi Okyar-Üç Devirde Bir Adam) Okyar Sultan'ın Alatini'deki muhafız subayıydı. Sonra malum Cumhuriyet'te Başbakan. Serbest Fırka Başkanı, o maceradan sonra Paris Büyükelçisi.
Bir kitapta (Kim Hain) Sultan'dan bahsedilirken onun hafiye teşkilatını etrafındaki adamlara güvenemediği, onlara emin olabilmek için kurdurduğu -Sultan'ı savunma babında- beyan ediliyor. Şüphesiz bunda doğruluk payı var ama tek sebep bu değil. Kabul etmek gerekir ki Sultan vehhamdı. Vesvese sahibiydi. Korkak mıydı, hayır. Ermenilerin kendisine yönelik suikastından sonra sergilediği metanet, cesur olduğunu ispat ediyor ama vehhamdı. Her vehham korkak olacak diye bir şey yok.
Hem anlaşılan hafiye teşkilatı kuruluşunda en etkin olan amaçta da -yakın çevreden emin olmak- pek başarılı olamamış. Olsaydı Küçük Paşa'yı ihanetinden önce tanıması gerekirdi. Yoksa Paşa'nın tıyneti ona malumdu da karşılıklı kullanma mı söz konusuydu. Sultan onu tanımasına rağmen muhtaç olduğundan ondan yararlanıyor muydu?
Abdülhamid'in tavizkar bir tarafı vardı. Mesela Çar her yıl Kırım'a tatile gelirdi. Sultan da her sene istisnasız ona bir sefiri hoş geldine gönderirdi. Bazıları bunu Osmanlı'nın zımnen Kırım üstündeki iddiasını sürdürmek isteğine bağlasalar da -keşke öyle olsaydı- gerçek sebep Sultan'ın idarecilik tarafıydı. Küçük Paşa'da da "idarecilik" huyu mu etkendi?
İki ihanet karşısında ne hissetmiştir Abdülhamid. Yani onun azline karar veren Meclis oturumunu Küçük Paşa'nın yönettiğini ve yine aynı paşanın oğlunu onun kızıyla evlendirmekten vazgeçirttiğini öğrendiğinde iç dünyasında neler olmuş Sultan'ın. Tufanlar mı yaşanmış, yoksa zaten beklediği bir şey olduğundan pek kuvvetli bir şey hissetmemiş mi? Bu konuda Fethi Okyar hatıralarında bir şey yazmıyor. Zaten Sultan da ketumdu. Hislerini pek belli etmezdi. Sürekli bir sükutu rida edinmişti.
Hilafet lağvedilince bütün Al-i Osman damatlarıyla beraber yurt dışına sürgün edildi. Küçük Paşa'nın oğlu nikahı reddettiğinden sürgünden kurtuldu.
Liderlerin ileriyi tahmin etme gibi bir özellikleri olur. Acaba Küçük Paşa öyle bir tahminin sonucunda mı o mekruh kararı verdi.
Başarı mı önemli yoksa ahlaklı bir insan olmak mı? Herkes "adam gibi adam aradığını söylüyor" da sanki gerçekte kimse onlara ehemmiyet vermiyor.
Acaba biz olsaydık, sürgün gerçeği beynimizin bir yerinde parlasaydı, nasıl davranırdık? Sürgünü mü tercih ederdik, yoksa herşeyi göze alarak vefayı mı?
Bütün bunlar hatırıma geçenlerde Baykal'ın söylediği bir cümleyi getirdi. Partisinin önemli adamlarından biri Kuzey Irak Operasyonu konusunda CHP'ye muhalif rey verdikten sonra istifa edince Baykal "her liderin bir ihanet kotası var" dedi. Küçük Paşa kotadan mıydı? Aksi takdirde Sultan'ın çok büyük bir şok yaşadığı muhakkak.
Abdülhamid'de "biraz diktatörlük ruhu vardı." Hayatı bunu gösteriyor. Bütün ipleri kendi ellerine almak istemiş ve bunu başarmıştı.
İmparatorluğun bütün işleri Yıldız'da bitiyordu. Bab-ı Ali onun ağzının içine bakıyordu. Zaten Bab-ı Ali kimdi? Büyük oranda Küçük Said Paşa'ydı. Biraz da Kıbrıslı Kamil Paşa. Said Paşa onun has adamıydı. Veya devir adamıydı. Sultan onu azlettiğinde bile ona sarayının mutfağından evinin yemeklerini hazırlatıp göndertecek kadar itibar edip güveniyordu.
Kamil Paşa ise İngiltere'nin has adamıydı. Sultan İngilizlerle arasını düzeltmek istediğinde onu sadarete getirirdi.
Abdülhamid 33 yıl "kurtlarla dans etti." Yıkılmadı, ayakta kaldı. Ülkesini de dağılmaktan koruyabildi.
Mustafa Armağan "Sultan'ın er geç Devlet-i Aliye'nin yıkılacağını bildiğini, paylaşımcıların kapısına dayanmalarının an meselesi olduğunun farkında olduğunu, ülkesini buna hazırladığını, bunun için eğitim faaliyetlerine ağırlık verdiğini" yazar.
İlber Ortaylı'ya göre "Abdülhamid son Sultan ve son İmparatordur. Hem de sadece Müslüman tarihinin değil, dünya tarihinin."
Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam isimli eserinde "evlerine kehanetle uğraşan bir kadın geldiğini ve onun Sultan için 'o sondan ikincidir. Ondan sonra biri gelecek. Tahiyyatta Hamidün, Mecidün demiyor mu" şeklinde konuştuğunu yazar. Son Halife'nin ismi Abdülmecid'di. Abdülmecid'den önce tam yüz(100) halife gelmişti. O yüz birinciydi.
Bütün bunlar bir yana Ortaylı'nın tespitine katılmamak mümkün değil.
Abdülhamid tarihin gördüğü son Sultan ve İmparatordu.