Her şey gece yarısı bilinmedik bir giz gibi, bekleyen bir kadın mazereti gibi önümde duruyordu ve ben nedense başka bir şehre girmenin heybetini öyle alışkın bir hal içinde içimde tutuyordum ki; bu hale ben bile şaşıyordum. Bir aklıselimin yapacağı türden şeyleri atlıyordum bir bir. Elimde asılı duran bu kalabalığın ağız- açıp kapayışlarına su veriyordum. Usul usul dinleniyordum kendime yaslanarak bir tenhada kendiliğimden. Bir tenha dedimse de hani şu bildiğimiz türden değil. Canlılığın kendini yer ile yeksan kıldığı garip bir dışlanmışlık hissi gibi bir şey.
Bir şey ki; avuçları kabuk bağlamış yaralarla tükeniyor. Bir şey ki; hiç bilinmedik yerlerin ışığını kopyalıyor içine yalnızlığın. Bir şey ki; sadece bir şey kalabilirliğin hesabından başka bir bildik bırakmıyor insanın zihninde. Yarım bırakılmış bir yemek gibi, eksik kalmış tıraş gibi serin ve kaypak bir küstahlık içeriyor. Bir el uzanıyor kendiliğinden öteye. İçinden çıkarak bir hayvanın ta öteye, enöteye, bildik yüzlerin enötesine bir el. Ta uzanıp dayanıyor kadınların biçimsiz ağlayışlarına dek. Yokuşların damarlara esenlik çağıran bilgeliği, suyun yüze çarparken adam olma hallerinden bir esinti yaratması bu el gibi genleşiyor karşımda. Ben bir şehre başlangıç diye buna derim. Ben bir şehre giriş metni diye buna derim. Bir şehri fethetmek, kılıç asilliğiyle ikiye bölmek diye buna. Başından öteye doğru yol alacağım bu şehrin içinden. Saçım esmer kalma keskinliği ile taranırken bir değirmen yelinde, ben, vücudu yeni filiz tutmuş bir ağaç gövdesi gibi nazenin, uğuldayarak bulduğum kapıya üç tokmak sesi vereceğim.
“ Külün yanmışlığı böyle olsa gerek” diye başlayacak bir dostum sözüne. Sözün en alengirlisi böyle açılacak, böyle koşacak omuzlarımızdan akarak alnımıza dirilik bağışlayan kan. Oturup bir kalabalık içinde, kalabalık olarak bir kalabalık içinde, tuhaf gazetelerden resimler keseceğiz önce. Göz kapaklarımızda yorgunluğun dışa seğirten bıkkınlığı. ”Bu delilik bize Musâ’dan kalma bir muska” diyecek dostumun bir öteki sesi. Ses böyle doğarak halıların üstüne, arının tadı bulunmaz sütüne, kemiğin kırıkları üstüne. Ne varsa elinde, bırakıp geri gelecek ağırladığımız bir yabancı. Ne varsa elinde. Elinde üçüncü dönem hıristiyanlığından kalma bir güğüm, bir demir fırça, üç ölü atın çene kemiği... Kamçılanarak asılmış, göz kapakları kopartılmış bir kırmızı kölenin gözünde ayın çarpıklaşan görüntüsü. Kana kana içilmiş bir derenin azgınlığına kapanan ferahlık. Başağın göğü çağıran aşkınlığı. İnsan olma eksikliğine banılarak suyu çekilen merhamet. Böyle bütün figürler, bütün ağır işçilikler dökerek halılar üzerine toplanacağız: adım-sanım kabartma bir hayal üfürüğü...
Üç katlı bir Fatih evi burası. İstanbul’un yarısı gibi telaşlı ve ağlamaklı duruyor önünde beklediğimiz oyma desenlerden irkilmiş dış kapı. Açılsa konuk denen şeye vermesi gereken asaletten bir parça kesip uzatacak mı önümüze? Üç odalı bir han değil bu saklambaç evi. Bir harabe değil bu korku yumağına sürtünerek kendini telaşlandıran, ansızın ağırlaştırıp terini insanın sırtına bulaştıra bu hamam sıcaklığı. Kapı, açık bir yaşmak gibi aralıyor kendini. Nesnenin ağza dokunan tınısı, dilini dışarı çıkartarak bulduğu bir harfi ıslatışı. Mahrecini sökemediğim bir konuşmanın tam ortası şimdi burası. Adamlar etten ve kemikten müteşekkil çenelerini ellerinde gizliyor. Kapı, çekilmiş bir yarı can gibi usuldan fısıldıyor. ”Buyurun”... Buyurun ve az geri, az ileri bir oyun havası ile kurulmadık, görülmedik, çağrılmaya müsaade edilmedik bir sofra soğukluğu önüne. Sofranın örtüsünden kovulan karıncaların duasında eğik bir yazı metni: beddua....
Müşahit gibi başparmağıyla çağırıyor bizi önümüzde duran resmin en bildik efendisi. Efendi parmaklarıyla çeviriyor okuduğu kitabın sayfalarını. Saçlarını cebinde topluyor bize göstermeden. Bize göstermeden çekmecesinden çıkarıyor oyun kâğıtlarını ve masanın tam ortasına uzatarak silahını bir cenk havası çalması için burun kenarlarını oynataraktan bir işaret veriyor arkasında posta treni gibi bekleyen çizik yüzlü kadın bozması erkeğe. Erkeklerin kanatılan ödlerinden ödleklerin yapılmış olduğunu anlatıyor yüzümü çelenk gibi çerçeveleyen isim.
Şapkamı çıkartıyorum bir çocuk hüneriyle çarçabuk. Paltomun olmaması yağmurların alışıldıklığını iğretiliyor birden bire. Yağmurun değmediği tende arkaik bir kalıntı aramak bizden uzak bir beceri. Birdenbire anlıyoruz yanlış bir sofra başında doyum arayışımızın bizi bocalatan kıpırtısını. Şapkamın düşen “a”sı, hükmünü sonsuzca kaybeden “a”sı. Lût kavminden ısmarlama ekmeklerin ağzımızı doldurmayan açlığı. İsa’nın ellerine gök tadında düşen ilaç. Boğaz tokluğuna koşan tayların soluklarına sokulan sinekleri acemi ve heyecansız ürperten esinti. Esinti, esinti, esinti...... Kendi çocuklarını kundaklayan bir katilin boşa bakan hikâyesinden kısa alıntılar gibi eğik ve korkunçluklarla yığılan dağdağası. Bunları üst üste koydun mu çıkacak bir şey var! Bir kapı var örneğin; öyle bilmeye gerek kalmaksızın açılan ve dolgun bir toklukla sesini kabartıp “buyurun” diyen bir kapının kucaklayan sesi. Bu ki sanırım nesnenin tokluğudur. Tersi; insanın boyuna çalım çeken bir sapış noktasına doğru çekilen aç ve biilaç eksikliği de olabilir. Yüzün istenmedik bir hamle ile ifadesini kemirmesi. Yüzün yüzsüzlüğe doğru çarçabuk toparlanarak kendiliğinden parçalanıp aslına yol arayışı... Bu ise hiç olmayacak bir kurgu gerginliği olsa gerek.
Siz korkunç bir karanlıkla çarpışmayı en erken saatinde bıraktınız gecenin. Şafak denilen şey bir kayganlık gibi önünüze geliyor. “Bay hoş söz” diyebilir miyim size? Size çelenkler, size yadırganmayacak eldivenler, size açık saçık sözler bulup getireyim mi efendim? Efendim, ne korkunç bir korkuluksunuz! Harfler ne eğri sizin ağzınızda! Ne kötü bir karşılaşma bu saygınlık! .. Kelimeleriniz neden bu kadar batıyor dilimize? .. Niye ve nasıl oluyorsunuz? İşte şimdi konuşmak zamanı. Şimdi geriye alarak baktığımız resimleri susalım .. Susalım... Kaba ağaçları tutarak biriktirelim yalnızlığına bir adamın.. Soylu gaziler, efendiler .. Bayım saçınızı toparlarsak eksileceksiniz. Geriye, yalnız burnunu daimi bir hızla öteye uzatan ve olmadık hünerlere boyun bağı yaparak kıvıran göbeğiniz kalacak.. Soframız şimdilik burada kalsın. Seyri daha güzel oluyor bir boynun gidip gelip havaya sıçrayarak yüzümüze çarpması. Kapı dediğimse eski bir oyma işçisinin gözleri. Yapacağınız neyse odur, ötesi kırık bir fiyaka. Kırık bir fiyaka yani anlayacağın. Geniş duvarlara çarpa çarpa katmerleşen o erişilmiş ergin yedekliği şimdi bir sofranın ezik ve itilmişlikler töresine sererek öyle yorgun ve usulca bırakacağız. Hıçkıra hıçkıra.. Biz başımızı alıp gidince geride ne bir yosma güzelliği, ne de alıngan bir gelin tazeliği kanayarak semirtecek kendini. “Bay hoş söz” peçeniz, o bir burnu örterek kemikleşen peçeniz düşüyor da aldırmıyorsunuz kimsenin kırıklaşan kimliğine. Biz kalkıp gideriz astarı yırtık bir akşamın üstünden geçerek. Kalkıp gideriz yoklanmış tazelikler içinden sürünerek. Fasulye kokuları, eğik yazı mastarı, kirli renk gösterisi gibi kaygan bir mizacın kaypakça kıkırdaması altında doğumsuz ve ölgün taşların donukluğu geride bırakır kendini.. Buyurun, buyurun kontesler kabartması, ardiyeci sefillikler hulasası.