Hayatımız medyatik olmaya başladığından beri birçok güzel yanımızı yitirmeye başladık. Gündemde olmak için; bozmak ve aslından uzaklaştırmak gibi hassas noktalara bile dokunmaktan geri durmadık.
Son zamanlarda televizyonların meylettiği hazır lokma; romandan dizi yapmak. Türk Edebiyatının yapı taşları olan romanları dizi olarak çeken televizyon kanalları yeni bir akım oluşturmak istercesine postmodern diziler çekiyorlar. Hem de romanları kuşa çevirerek, hem de romanın mahremini bozarak.
TRT’nin tek başına hüküm sürdüğü dönemlerde de romanlardan diziler çekilirdi ama bugün yapılandan bir farkla; “romanın aslına, yazıldığı dönemin her türlü şartına sadık kalarak.” “Acımak”ı çok iyi hatırlıyorum ve çocuk aklımla nasıl büyük bir heyecanla dizinin yeni bölümlerini beklediğim şu an bile zihnimde capcanlı duruyor. Daha sonra romanı okuyunca görmüştüm ki filmle roman neredeyse tıpatıp aynıydı. Kişiler, olayın geçtiği yerler romanın aslına uygun olarak seçilmişti.
Daha sonra yine TRT’de izlediğim 9. Hariciye Koğuşu, Bugünün Saraylısı, Küçük Ağa gibi başyapıt romanlar asıllarına uygun olarak çekilerek izleyiciyle buluşturulmuştu. Dizi olarak değil ama film olarak çekilen Necip Fazıl’ın Reis Bey ve Bir Adam Yaratmak eserleri de yine asıllarına uygun olarak filme alınmıştı. Hatta oyuncu seçimlerinde o kadar titiz davranılmıştı ki okuyucu filmi izlediğinde, zihninde canlandırdığı karakteri ekranda görünce bütün taşların yerine oturduğunu görmüştü ve romanı bir kez daha okuma gereğini hissedenlerin sayısı çoğalmıştı.
Reis Bey’i izlerken aklımıza hep şu gelirdi; Necip Fazıl bu eseri sanki Haluk Kurdoğlu’nu düşünerek yazmış. Çünkü Haluk Kurdoğlu’nun oyunculuğu öylesine usta işiydi ki filmin her karesi sanki eserin bir noktasından süzülüyor gibi sahiciydi. Özellikle Necip Fazıl’ın vermek istediği mesaj cümleleri aynen korunmuştu ve filmde noktası noktasına seyirciyle buluşturulmuştu.
Şimdilerde gözünü para bürümüş film yapımcıları edebiyatımızın başyapıtlarını dizi olarak çekme yarışına girdiler ama eskiye göre bir farkla; romanı günümüz şartlarına uyarlayarak, eklemeler, çıkarmalar yaparak. Yaprak Dökümü’nden bir kahramanın cep telefonuyla konuşması, internet başından kalkmaması ya da lüks otomobillerle 2000li yılların İstanbul’unda arz-ı endâm etmesi hiç yadırganmadan izlenebiliyor. Tabii ki romandan bîhaber izleyici için pek de önemli olmayan bu ayrıntılar, romanın ruhuna girenler için pek de cezbedici olmamakta. Ya da Dudaktan Kalbe’nin kahramanlarının yaşadıkları mekanların romanla bağdaşmaması Türk izleyicisini pek de ilgilendirmemekte. Onlar için önemli olan entrika, aşk ve heyecan.
Ayrıca romanlar senaryolaştırılırken yazarın cümleleri de uçup gitmekte. Örneğin bugüne kadar Yaprak Dökümü dizisinde Ali Rıza Bey’in ağzından şöyle Reşat Nuri’ye yakışan bir cümle duyamadı Türk izleyicisi. Bu da çekilen dizileri sıradan yapmaya yetmekte.
Şimdi bir kanalda Sinekli Bakkal başlayacak. Bakalım onlar ne hale getirecekler romanı ve roman kahramanı Rabia’yı?
Konu sıkıntısı yaşayan ve hazıra konmayı seven film yapımcıları romanları günümüz şartlarına uygun çekme noktasında son derece rahatlar. Çünkü günümüz İstanbul’unda o romanları aslına uygun çekmenin zor olacağının en çok onlar farkında.
Bu şekilde bir dejenere ile Türk romanını sevdirmenin, yeni nesle romanların kapısını açmanın imkânsız olduğu ortada. Yalnızca yapımcısını mutlu eden, izleyicisine ne verdiği belli olmayan bu tür diziler furyası belli ki bir süre daha ekranları meşgul edeceğe benziyor. Her şeyi çabuk tüketmeyi seven Türk izleyicisi gün gelecek ki bu yapmacıklı uyarlamalardan da sıkılacak ve kendine yeni avunma alanları arayacaktır. Bu ayak oyunlarına romanları alet edenlerin de kazandıkları yanlarına kâr olarak kalacaktır.
Bütün bu bozulmalar belki usta yazarlarımızın kemiklerini sızlatsa da yazarlarımızın yakınları aldıkları teliflerle son derece mutludurlar. Çünkü her şey sanat için değil günümüzde. Yaşasın kapitalizm!