
Devlet kavramı tanımı itibariyle siyaset terminolojisinde en belirsiz kavramdır. Önüne gelebilecek her tanımlama eksik olabileceği gibi zamana bağlı olarak değişen örfi tarafıyla da insanlar arasında çatışmalara neden olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde insanlar özgürlük talepleriyle olduğu kadar, özgürlük karşıtı istemlerle de boy göstererek devletin olması gereken tanımına anlamlar yüklemekten vazgeçmemişlerdir. Totalitarizm özgürlük taleplerini, özgürlük kargaşayı, kargaşada yine totalitarizmi ortaya çıkarmıştır.
Platon tasavvurlarındaki ideal devlet, toplumun bilge insanları tarafından yönetilen devlettir. Platon, devletin oluşum şeklinde sınıfsal yapıyı korurken, Yasalar’ında demokrasiden komünizme kadar her türlü devlet şeklinden bahseder ve hiç birini de o zamana uygun ideal devletine yakıştıramaz. Çünkü devlet zamanın koşullarına uygun olarak şekillenen bir zorunluluktur.
Devletin doğudan batıya bütün düşünürlerde ki ortak tanımında ya da devlet denildiği zaman ilk akla gelen somutlaştırılmasında “meşru güç kullanımı” vardır. Weber bu güç kullanımına işkence der. Nizamülmük’ten Maverdi, Machiavelli’den Hobbes’a ve Foucault’a kadar bütün düşünürler devlet tanımlamalarında meşru güç kullanımına vurgu yapmışlardır. Güç kullanımından kasıt da zulmedebilecek olanın, zulmeden devletin gücüyle caydırılmasıdır.
Devletin İslam toplumlarındaki şekillerinden, İslam dışı toplumlarındaki şekillerine kadar farklılık göstermemesi zamana bağlı olarak devletin meşrulaşma şekliyle aynı olmasındandır. Demokrasinin bir talep olarak ortaya çıkmadığı zamanlarda, toplumlar iktidar olma meşruiyetini krallara ve çok az da din adamlarına vermişlerdir. Hatta teokrasi tarihsel süreçte en az görünen bir yönetim anlayışıdır. Belki de bunun tek örneği örgütlülüğü açısından bakıldığında Vatikan’dır. Baştan sona dinin ve din adamlarının egemenliğinde olan, gayri medeni bir yönetim anlayışı ile varlığını sürdüren Vatikan, çağdaş kabullerden hareket edersek özgürleştirilecek bir ülkedir( Amerikan başkanına duyurulur). Laik devletler, bu din devletini devlet olarak tanımışlar ve Papa öldüğünde bayraklarını yarıya indirmişlerdir.
Devletin niteliği ve şekli ne kadar tartışma konusu olsa da ve varlığı varsayımlara dayansa da devletsizliğin varlığı düşünülememiştir. Çünkü devletin olmadığı bir yerde herkes her şeyi yapmak ister ve bu da toplumsal kargaşaya neden olur düşüncesi, devletle birlikte her kötülük gelir anarşist vurgusundan daha baskın çıkmıştır. En kötü kanunlar bile kanunsuzluktan iyidir postulası bütün düşünürleri devlet gereklidir noktasında toplamıştır.
Günümüzün modern devlet algılamasında meşru ve idealize edilen devlet demokrasidir. Halkın örgütlenerek siyasal iktidara baskı yapması, gücünü hissettirmesidir. Bu güç meşruiyetini de kendisini seçen insanların çokluğundan alır. Demokratik yapı bu anlamda iktidar taliplerinin, toplumları üzerinde uyandırdığı zihin karışıklığının seçimlerle kararsızlıktan kurtarılmasıdır. Dolayısıyla devletin niteliğini ve şeklini belirleyen halkın varlığındaki meşruiyetidir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi devletler bir sülalenin adıyla varolup, meşruluklarını da sülalesinden alamazlar. Meşrululuklarını kazanma şekli halkın oyunun genelini almasıdır. Tek partili yönetimlerde bile halkın belirli aralıklarla seçime gitmesinin ve bir başka partiye oy verme şansı olmamasına rağmen, tek partiye oy vermek zorunda bırakılmasının nedeni meşruiyet sorunudur. Bunun günümüzdeki yönetim karşılığı cumhuriyettir.
Devlet, bütün zamanlarda kendini ahlaki tanımlamalarla sunmuş ve toplumu koruyabileceği vaadiyle insanlarına sahip çıkmıştır. Bunu gerçekleştirebildiği ölçüde de varlığını sürdürmüştür.
Devletlerin meşruiyetinin şekli ya da niteliğinin tartışılması, toplumsal yapıların radikal anlamda önceki dönemlerinden kopmaları ve paranın el değiştirmesiyle ilgilidir. Paranın merkezi, bir anlamda devletin şeklini de belirlemiştir. Ekonominin tarıma bağlı olduğu zamanlarda devlet toprağın sahibi, güçlü sülalenin güdümünde meşruiyetini sağlarken; günümüzde paranın herkesin elinde olabileceği gelir düzeyindeki örgütlenmelerle devleti, herkesin iktidarı haline getirmiştir. Modern Devlet bu anlamda geçmişteki görünümünden farksız olarak paranın gücünü hissettirdiği aynı ideolojik aygıttır.
İslam Devlet’i tanımlaması, yukarıda bahsedilmeye çalışılan devlet olgusu ve anlamındaki kavrayışlardan bakıldığında yan yana gelemeyen iki olgudur. İslam’ın netliği ve yaşam biçimi olarak inananlara vurgusu ile devletin tanımsızlığı, geçmişten günümüze İslam Devleti kavramını tartışmalı yapmıştır. Kur’an’da devlet ile ilgili tanımlamaların olmaması ve bahsi geçen hadislerde yönetimle ilgili beyanların sultanla ilgili olması, Müslümanları devlet konusunda olabildiğince kendi hallerine bırakmıştır ki, oluşumun şeklinden öte iktidarın konumunu ahlaki açıdan sorgulamıştır. Kral dindarsa ve dini duyarlılığı var ise, İslam olanların bir şikayeti olmamıştır.
Peygamberlerin geldikleri kavimlerle ilgili olarak Kur’an'da bahsedilen anlatımlara bakıldığında, iktidar peşinde olmadıkları ve olan iktidarları Allah’a teslimiyete çağırdıkları düşünülürse, İslam’ın dünyasal bir istekle kendini gösterdiğini görürüz. Bu da adalettir. Adaletin ortadan kalktığı zamanlarda, adalet sağlayıcı olarak peygamberler gelmiş ve din kendini muhalif söylem olarak göstermiş, devrimci ve düzenleyici bir güç olmuştur.
Süleyman ve Davut peygamberin de iktidarından bahseden Kur’an, iktidar vurgusu yaparken adalete gönderme yapar.
İslam ve devlet kavramları, devletin seküler doğasından dolayı birbirlerine karşı bir güç olarak kendini gösterir. İslamların tarihi açısından bakıldığında, Kur’an devletin kitabı olmamış ve kendisini devletin dışındaki devlet karşıtı güçlerle göstererek, iktidarları denetlemiştir. Bu anlamda İslam’ın temel problem olarak gördüğü ehliyetten öte, Allah düşmanlığı ve bu düşmanlığın meşrulaştırılmasıdır. Müslümanların devlet talebi ve bu talebin bir şeklinin olmaması, iktidarların dini samimiyetlerle sorgulanması, İslam toplumlarında insan merkezli siyasal yapıların oluşmasına neden olmuştur.
Peygamberler, Tevhid tarihi boyunca Allah'a itaat ve karşıtına hayır duruşu ile devlet savunucusu değil, devlet karşıtı görüntüleriyle gücün toplumun tamamına yayıldığı, devletsizliği savunmuşlardır. Yani devletin, kendini zulümle gösterdiği her halde, inancının tanrısal bir emri olarak, meşruiyetini sorgulamadan varolan sistemlere meydan okumuşlar; peygamberlerin ve üstünlüğü takvada görenlerin hayatlarında da görüldüğü gibi, şahadetlerine varıncaya kadar gücü bir elde toplayanlarla mücadele etmişlerdir.
Peygamberler inançları, yaşam biçimleri ve kavgalarıyla incelendiğinde “insanlar, insanlar adına kanun koyamaz” söylemiyle ortaya çıkan anarşistlere çok yakındırlar. Hatta en büyük anarşistler peygamberledir. Çünkü devlete itaat, anarşist söylem içerisinde kötülüğün meşrulaştırılmasına yardımcı olmaktır. Peygamberler de hiçbir kötülüğün meşrulaştırıcısı olmamışlardır.
Günümüzdeki siyasal oluşumların siyaset yapması gerçeğinden meseleye bakılırsa, Machiavelli’nin siyaset kuramı ve prenslere verdiği nasihati düşünüldüğünde, peygamberler ve anarşist duruşları daha bir önem kazanır. Machiavelli felsefesinde, olması gereken devlet yoktur. Olan devletin nasıl davranacağını anlatılırken iktidar, yönetme ve korku üçlemesi arasında bir bağ kurulur. Cimri devlet, cömert devlete tercih edilir. Korku salan devlet, merhametli devletten daha bir iktidar sahibidir. Bu siyasi anlayış günümüzün çok modern demokratik yapılarda bile kendisini gösterir. Yani devlet, bir düzenden öte yüreklere salınan bir korkudur.
Kur’an’ın insana bakma şekli ve ona çizdiği mücadele alanı düşünüldüğünde, Müslüman’a yüklenilen misyon kötülüğün yani şeytanın iktidarının ve bu iktidarı yayan anlayışın sona erdirilmesidir. Bu mücadelenin bir iktidar talebi yoktur. Kötülük ve bunun meşrulaştığı yer neresi ise onunla kavga edilmelidir. Bu kavga insanın kendi dünyasında başlar ulaşabildiği yere kadar devam eder. Mücadelenin sonu gözükmez.
Kur'an hiçbir zaman bir iktidar kitabı olmamıştır. İktidarlarda, Kur’an’ı ellerine almaya çalıştıklarında onunla iktidar olamamışlardır. Çünkü Kur’an, anarşist söylemi içerisinde insanın insana itaatini kabul etmemiş ve kendisini güç olarak gösterebilecek her baskı aracına karşı, adaletin sesi olmuştur.
Günümüzdeki İslami söylemlerin mücadele alanlarına bakıldığında da geçmişten günümüze hiçbir şeyin değişmediği görülür. Yani ideal devletleri ya da modelleri yoktur; kavgalı oldukları devletleri vardır. Hatta bu söylemler, seküler ve modern tanımlamalarla ortaya çıktığından bir sendikal mücadeleden de farkı yoktur. Talepleri geçmişteki Müslüman toplumlarda olduğu gibi iktidarlardan dinlerini yaşabilecekleri bir alan kopartmaktır. Bu alan genişledikçe değiştirmek istedikleri karşı oldukları yönetim değil -günümüzde demokrasi- iktidar erkleridir.
Simgeler üzerinden siyasallaşan ya da modern olana kendini kapatarak etnik refleksle varlığını korumaya çalışan bir İslam, açık ya da gizli iktidar istemi olarak kendini gösterirken, devletsizliği düşünemediği zamanlarda bile iktidarlarla problemli olacaktır. Başta Halife Hz. Ali bile olsa, mızrakların başına Kur’an sayfaları geçirilecektir. Çünkü devlet olmanın, olmak istemenin doğasında bu vardır.
İslam olmanın ve dünyasal bir istekle kendini göstermenin pratiğinde kısaca söylenecek olursa, varolan yönetim şekillerine angaje olarak çağın iktidar erklerine karşı, iktidar olma savaşının verilmesi vardır. İslamcı siyasal manifestoların zamanın da monarşiyi, şimdilerde demokrasiyi savunmalarının ve yönetim şekli olarak kabul etmelerinin anlamı budur. Aynı zamanda iktidarlara ahlaki dayatmalarla kısa vadeli güç gösterileri, ideal yönetimin düşünülmesini engellemiştir.
Peygamberlerin ideal toplumunda ve onların kurduğu düzende devlet yoktur. Güç Allah’ın emrettiği gibi (Haşr 7) bir elde değil, toplumun genelinde olmalıdır ve olmuştur da. Üstünlükte ancak takva iledir. Aksi halde her türlü sahiplenme, güç ve bu gücü koruyacak bir Levithan’ı ortaya çıkaracaktır. Bunun monarşi, teokrasi ya da demokrasi her ne ise, insanın güç istemini ve bununla hükmetmek istemesini değiştirmeyecektir.