
“İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya” diyen şaire rahmet. Kabri pür-nur olsun. İsmail Bilgin’in “Elveda Balkanlar” isimli kitabını okuyup da hakkında bir şeyler yazmak dürtüsü önce, bana bu dizeyi hatırlattı. Vatanlarından sürülen, sürülmekle kalmayıp zulme uğrayan onca millet arasından takdir edersiniz ki bana en yakını Türkler olsa gerek. Gönül ister ki hiçbir millet yaşadığı ve havasını teneffüs ettiği topraklardan koparılmasın. Ama ne yazık ki kâinatta her şey zıttıyla biliniyor. İyilik varsa kötülük de tezgâh açıyor. Adaletin olduğu yere yakın, mutlaka zalim zulmünü hazırda tutuyordur. Su ve insan teşbihini derhatır ederken su gibi insanın da vatanından başka yerlere aktığına şahit tutuyor bu kitap bizi. Tabii bu o kadar da kolay olmuyor. Et ve tırnak gibi toprağıyla bütünleşen Türk milletini ondan ayırmak pek güç sahnelere hazırlanmak gereğini hatırlatıyor.
Şanlı Osmanlı devleti kaidelere meydan okuyamıyor ve ömrünü tüm dünyaya ilan edercesine bir çatırdamayla sona erdiriyor. Her fani, fena olacaktır. Bunda şüphemiz yok. Nasıl ki bin yıllık Bizans, inhitata uğradı; Osmanlının da bundan beri kalması beklenemezdi. Devletler de insanlara benzer. Doğarlar, büyürler, iktidarın şahikasına kanat çırparlar ve gün gelir o azametli kuş, yükseklerde gezmekten yorulur. Neticede öyle de oldu. Osmanlı “ihtişam ve sefalet”i sanki bir arada yaşamıştı. Öyledir de. Neden? Çünkü dünya, imtihan dünyasıdır. Her daim, sıhhat ve afiyetin sürekliliği imtihana terstir. Kimsenin karganıza kışt dememesi garantisi yoktur. Osmanlı bir karga mıydı? Elbette böyle bir şeyi iddia etmiyorum. Osmanlı bir kartaldı. Gün geldi yükseklerden alçaklara indi. Onun bu inişini dört gözle bekleyen fırsatçılar, nihai darbelerinden birini, belki de yirminci yüzyıldaki ilkini, indirmekte gecikmediler. Balkanları ateşe verdiler. Muhtelif yerlerden çatlak sesler çıkmaya başladı. Ne yana gidileceğinde hayrette kalmamak zaten hayret edilecek bir şeydi. Nereden bilebilirdik ki bunların neticesinde birinci cihan harbine çekileceğimizi. Yoksa bunların hepsi bir yıpratma planı mıydı? Kim bilir?
Biraz da kitaptan mı bahsetsek ne? Evet. Kitabın serüven limiti bence gayet güzel ayarlanmış. Topraklarından çıkarılan bu insanların hayatından aşkı eksik etmemiş yazar. Belkıs isimli bir muhacir güzeli adeta kitaba damgasını vuruyor. Bunun yanında güzelliğini inkâra yeltenemeyeceğimiz bir başka gayrimüslim güzel Magda’yı da unutmamak gerek. Bulgarların yerlerinden yurtlarından ettikleri bu insanların kaçışı da tam bir drama dönüşüyor. Hani derler ya üstte yok başta yok. Aynen böyle. Buraya uygun bir ifadeyi atlamak olmaz. “Bir başıma kalsam şah-ı devrana kul olmam / Viran olası hanede evlad u ıyal var” diyen şair ne güzel söylemiş. İhtiyarlar, çocuklar, kadınlar olmasa kaçmak kolay. Hele de taze genç kızlar ve gelinler... O, Bulgarların şereften namustan yoksun olanları yok mu? İşte onlardan biri de Belkıs’a salyalarını saklıyor muydu? İhtimalden de öte. Şüphemiz yok. Köprüde önleri çevrilince kocası kucağında bebeğiyle suya atlamasını ister. Onların kurtulması için kendini feda eder Belkıs’ın Yusuf’u. Ve tabii gitmesi gereken adresi de verir: Edirne.
Yüzbaşı Cemal ile Magda’nın aşkı... O bambaşka bir şey. İştahınızı kesmemek için buna değinmeyeceğim. Kitabı okumaya karşı bir istek kalsın. Kitabın kurgusunda dikkatimi en çok çeken Kuşçubaşı Eşref oldu. Çünkü aynı Eşref’e Selman Kayabaşı’nın “Teşkilat” isimli kurgu-romanında da rastlamıştım. Burada da karşıma çıkınca dikkatim daha bir kesifleşti. Vatan sevgisinin bu denli yüksek oluşu ve bu sevginin tam da elveda denilecek yerde parlayıp etrafındakileri tutuşturması gözlerimi yaşartmadı desem yalan olur.
“Her ne kadar devletimiz zordaysa ve o büyüklüğünden eser kalmadıysa da sizler büyük olduğunuzu hatırlayınız. Büyüklük her alanda büyük olmayı gerektirir. Cephede bile... Kendi benliğinizden çıkmayınız. Kendinizden geçmeyiniz...” İşte bu sözler Eşref Bey’in ağzından çıkıyor. Özel seçilmiş, Edirne’yi tekrar almak için görevlendirilmiş vatan evlatları bunlar. Onlar seve seve kanını, canını bu vatana hibe eden gönüllü fedailer. Başlarında Eşref Bey… Kuşçubaşı Eşref. Romanın bazı bilgi veren bölümleri hariç genel itibarıyle sürükleyici. Hele son bölümü… Romanda tasavvuf Nusret Fakı ile zirveye oturtulmuş. Onda tıpkı bir Şeyh Edebalı havası var. “Bugün er oğlu er gibi davrandın... Atan gibi... Baban gibi davrandın. Ne ki sana yakışanı yaptın... Savaşta da olsa çaresize el kaldırmayacaksın. Can bağışlamak büyüklüktür. Bugün sen de büyüklük yaptın. Büyüklük gösterdin.”
Evet, bu millet savaşta da olsa insanlığını hiçbir zaman kenara bırakmaz. Aman dileyene kılıç çekmez. Namusa el uzatmaz. Kadına, kıza tecavüz etmez. Elindeki bir parça ekmeği paylaşmaktan geri durmaz. Kabre korkarak değil gülerek girer. Bunlar, bizim değerlerimizdi. Bize ait olan şeylerdi. Şimdi uzatmadan şu soruyu sormak istiyorum. Peki bu değerler şimdi nerede? Onlar, hepsi birer güzel insandı. Atlarına binip gittiler. İnançlarıyla yaşadılar, savaş meydanlarında, soğuk kış gecelerinde ibadetlerini de aksatmadan... Şimdi savaş çıksa, bizi hangi değerler bir arada tutacak? Dünyada artık dedelerimiz gibi tanınmıyoruz.
En çok içki tüketen ülkelerden olduk.
Kumarın türlü türlüsü bizde.
Eroin kaçakçılığında köprü durumundayız.
Kapkaççılıkta elimize su döken babayiğit bulunmaz.
Rüşvet, adam kayırmada üstümüze yok.
Aile içi geçimsizlik ve cinsel istismar zirveye tırmanıyor.
Faizcilik, tefecilik yükselen trendimiz.
Saymakla bitecek gibi değil.
Evet, yazara sonuna kadar katılıyorum. Elveda Balkanlar! Elveda...
Peki, elveda deme sırası neye geldi dersiniz?
Bu toprak için ölenler şimdi suratımıza tükürüyorlar. Biz, bunlar için mi öldük diye...
İnsanlıktan çıktık galiba.
Elveda insanlığımız...
Hiç de abartmıyorum.
Dediklerimin hepsi maalesef doğru.
İyi ki din adına, İslam adına, inanç adına bir şeyler oluyor ülkemizde.
Zaten bunlar da yapılmasa Kuşçubaşı Eşreflere, Nusret Fakılara, Yüzbaşı Cemallere rezil olurduk.
Ecdadımıza layık bir halef olmak temennisiyle...