28 Şubat’ın yarattığı zihniyet kırılmasından sonra Müslüman bilincin ‘özgürlük’ mefhumunu samimiyetle sahiplenmesini teolojik ve sosyolojik bir bakış açısından nereye oturtmak gerekir? İslam ve özgürlük iki ilişkisiz değer midir ki, İslam ‘çağın gereği’ dolayımıyla ‘özgürlük’ü sahiplenmiştir? Yoksa Müslüman bilinç için özgürlük bizatihi dini söylemin bağrında yatan bir değer midir? Eğer böyle anlaşılıyorsa nasıl bir kavramsal şemayla karşı karşıyayızdır ki ‘Allah’a kulluk’ olarak formüle edilen İslam, çelişkili bir mefhumu, ‘özgürlük’ü doğurabilmiştir?
Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki: ‘çağın gereği’ olarak İslam’a mal edilen bir özgürlük düşüncesinin ne teolojik açıdan ne de İslam’ın aktüelliği açısından pek bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zira böylesi bir bakış açısıyla, çağın gereği olarak monarşi de sahiplenilebilir, ya da yine çağın gereği olarak kapitalizm de İslam’a mal edilebilir. Böylesi bir durum İslam’ı, ‘Ne olsa gider!’ tarzında ‘değersiz’ bir postmodern algılayış olarak koyutlamaktan öte bir anlama gelmez.
Özgürlüğü İslami söylemin bağrında bir değer olarak kabullenmekse, ilk bakışta anakronizm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Öyle ya, özgürlük modernlik bilincine ait bir değerdir, Yunan ve Roma istisnası dışında dünya ölçeğinde bir kabulü modern dönem öncesi söz konusu değildir. O halde İslam’ın tarihsel olarak ’özgürlük’ diye bir değerinin olması tarihi mantığa uygun değildir. Yine de bu ilk bakış yanlış bir önyargı üretir demeliyiz. Zira özgürlük değeri, fıtrata ait bir değer olarak, aslında insanlığın her döneminde bir rüşeym olarak var olmuş ve fakat her dönemde fiiliyata dökülme imkanı bulamamıştır. Polanyi’nin işaret ettiği üzere Hıristiyanlık ne kadar ‘emancipatory’ bir dinse, Hazret-i Muhammed’in getirdiği mesajın da o kadar özgürlükçü olduğunu ifade edebiliriz. Elbette, gelen mesaj ve onun ilk tarihi dikkatle okunmak kaydıyla.
Müslüman’ın Allah’ın kulu olduğu doğrudur. Fakat bir Müslüman kadar, bir ağaç ve bir böcek de Allah’ın kuludur. İnsanı Kuranî sistematik içerisinde özel kılan insanın ‘yeryüzünün halifesi’ oluşudur ki, bu tarif insanın Kuran dilindeki ‘mahiyet’ini ele verir.
‘Yeryüzünün halifesi’ olma misyonunu doğru anlayabilmek için, ‘halife’ nosyonunun Kuran dilindeki siyaset öncesi anlamını ifşa edebilmek gerekir. Halife: vekil, temsilci. Yeryüzünün halifesi: yani yine Kuran dili içerisinde yeryüzünü oluşturan bütün ümmetlerin; hayvanların, böceklerin ve bitkilerin sanki bir araya gelerek kendilerini yönetecek bir ırkı seçmesi sonucunda, insanın yeryüzünde ve yeryüzünün bütün ümmetleri üzerinde, onların bir vekili ve temsilcisi olarak tasarruf edebilmesi durumunun pozitif bir ‘değer’ olarak kabulüdür, Kuran’ın insanoğlunu ‘yeryüzünün halifesi’ olarak tanımlaması.
Elbette bu tanım ve bu tanımın a priori sunduğu geniş özgürlük, aynı zamanda, bu özgürlüğün yarattığı sorumluluğu da sunar bize. İnsanoğlu –Küresel Isınma gerçeğinin dayattığı üzere- yeryüzünün bütün ümmetlerine karşı sorumludur ve onlar hakkında Allah huzurunda hesap verecektir. Bu anlayış elbette aşılıyor olan modernliğin tanımladığı üzere insanı ‘yeryüzünün maliki’ olarak tanımlayan anlayışın çok daha ötesindedir. Müslüman bilincin üreteceği Faust karakteri, yeryüzünü dizginleyen değil, yeryüzüne bir özne olarak bakabilen ve Kantçı pratik aklı bizatihi Doğa’ya ilişkisinde faaliyete sokan bir Faust karakteridir.
Doğayla ilişkisi boyutunda böylesi bir ‘özgürlük’ mefhumuna sahip olan İslam’ın tevhit esasının, insanlararası ilişkilerde dayattığı mantık şudur: ‘kimse Allah adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Başka bir deyişle: ‘Kimse Hakk adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Ya da: ‘Kimse Gerçek adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Bu İslam’ın ilk döneminde iyi kavranmış ve fakat Mezopotamya kültürünün İslam’a nüfuz etmesiyle ıskartaya çıkarılmış bir ilkedir. Gerçek adına (ya da yine Allah’ın isimlerinden Adl (Adalet) Selam (Barış) adına konuşma tekeline hiç kimse sahip değilse, siyaset özgür fikirlerin tartıştığı bir ortam içerisinde şekillenmek zorundadır. Bütün kavgalarının içinde İslam’ın ilk dönem büyüklerinin yaşamında görülen bir olgu bu demokratik değerin içselleşmiş olduğudur. (Günceli ilgilendiren Halifeler Dönemi tartışmalarını ayrıca ele almak isterim).
Özgürlük ve İslam’ı bir arada düşünmeye engel olan bir husus –ki bu sosyolojik olarak aşılacak gibi görünüyor- Kuran’ın aşırı kural-koyucu yapısıdır. Bunun yanlış bir önyargı olduğunu belirtmek gerekiyor. İlahiyat dilinde ‘taabbüdi’ olarak ifade edilen çok sınırlı ‘hikmeti kendinden menkul’ yasak olsa da (domuz eti yeme yasağı gibi), Kuran neredeyse tüm hükümlerini (hükümlerin tarihselliği içinde) ‘gerekçe’lendirir. Bu gerekçelere dikkatle bakıldığında, demokratik bir aklın güç ve çıkar ilişkileri içerisinde unutabileceği ve fakat hatırlatıldığında adil göreceği gerekçeler olduğu saptaması kolaylıkla yapılabilir. Bu gerekçeli yapısı içerisinde, Kuran aslında bir ilmihal gibi 500 hüküm ayeti sunmaz, binlerce normatif gerekçe sunar –ki bunların sistematize edilmesi bir çeşit Rousseaucu ‘general reason’ olarak anlaşılabilir; aşkınlığı ve içkinliği birleştiren bir ‘general reason’. Ki İslam’ın ilk döneminde gerekçeleri koruyarak son hükümlerin işlerliğini değiştiren önemli uygulamalar, ‘gerekçe mantığı’nın o dönemde de var olduğunun önemli bir göstergesidir.
Kısaca konuşmak gerekirse: Kuran söylemi, gerek insana biçtiği rolle, gerek tevhid esasının bünyesinde barındırdığı siyasal mesajla ve gerek toplumsal düzenlemelerinde kullandığı mantıkla, 21. yüzyılın özgürlük anlayışının olumlu yönlerini bünyesinde barındırır, yeter ki bu damarın kendini güzel bir tarzda izhar edeceği kanallar vücut bulsun.