Solun bugün için haklı olarak İslam’a mesafeli durmasının bir sebebi de İslam’ın sosyo-politik bilincinin, ya da şöyle diyeyim, Kuran’da temellense de belli bir İslam zihniyetin ürünü olan toplumsal hükümlerin arkaikliğidir. Bugün için İslam’ın toplumsal tezahürü olarak sunulan normlar ve hükümler sistemi son tahlilde Kuran’dan doğmuş olsa da, büyük oranda kristalize oldukları dönemin, yani 12. yüzyılın zihniyet izlerini taşırlar. Bugün sunulan bu mesaj Kuran’ın özel ve eksik ve dolayısıyla bugün için çarpık bir İslam okumasından ibarettir. Halbuki Kuran’ın potansiyeli bu okumaya indirgenemeyecek kadar dolu, derin ve çağdaştır. Problem Kuran’ı okumanın mantığındadır. Bu yazıda bu konuyu ele alacağım. Kuran-siyaset ilişkisinin laiklikle ilgili boyutunu tartışmayı sonraya bırakıyorum.
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in –ki bir ideal olarak bu ekolün dışında olduğumu düşünmüyorum- 12. yüzyılda Kuran’a (ve Sünnet’e) yaklaşımı atomcu bir yaklaşımdı. Atomculukla şunu kastediyorum: bir sosyal –ve saltanat çağında eğer hala mümkünse siyasal- hüküm çıkarmak için Kuran’a yaklaşıldığında en temel anlam düzeyi ‘ayet’ olarak belirlenmişti. Tek bir ayetin gramatik ve semantik inceliklerinden sayısız anlam çıkarma konusunda hayli uzmanlaşmışlardı. Fakat bütünsellik, yani ayetlerin oluşturduğu sürenin bütünselliği üzerinde düşünmek gibi bir bilinç –vardı fakat- fazlasıyla kötürümdü. Bunun bir yansıması Divan şiirinde görülebilir. Divan şiirinde de anlam beyit içine saklanırdı. Fakat beyitlerden olan şiirin bütünselliği üzerinde bir estetik kaygı taşınmazdı.
Tek bir ayetin hüküm çıkarmak için yeterli olduğunu kabul eden bir zihniyet için haliyle hüküm bildiren ayetlerin, yani toplumsal-siyasal sahada hüküm ifade eden ayetlerin sayısı beş yüzü geçmeyecektir. Ki bu durum, Kuran’ın onda dokuzundan fazlasını toplum ve siyasetle ilgisiz kılar. Ayrıca bu beş yüz ayet metinsel bağlamlarından kopuk anlaşıldığından, hükümlerin amaçsallığı, yani somut hükümlerin ne gibi kaygılar güttüğü konusunda bir bilinç de bu dönemde oldukça kısır kalmıştır. Bununla bağlı olarak, bağlamından kopuk olarak mutlaklaştırılan hükümler görünüşte birbiriyle çeliştiği için Kuran’ın nesh kavramı, yani bir konu hakkında farklı bağlamlarda farklı hükümler getirerek aynı dini gayeyi gözetme süreci, Allah’ın indirdiği bir ayetin hükmünün başka bir ayetle iptal edilmesi olarak anlaşılmıştır. Yani beş yüz hüküm ayeti de birbirini cerh eder bir tarzda algılandığından, aslında, Kuran’a dayanarak toplumsal-siyasal saha konusunda konuşmak imkansız hale gelmiştir. İslam cemaati de bu alanı başka kaynaklarla doldurur hale gelmiştir.
Modern çağın İslam düşüncesine kazandırdığı bilincin önemli belli unsurları benim bu yazıyı yazabilmemi sağlayan unsurlardır: bütünsellik, bağlamsallık (kısaca teleoloji), ve tarihsel bilinç. Kuran’la gerçek anlamda ilk tanışma dönemimde fark ettiğim gerçek bu oldu. Metinsel bağlamından kopuk olarak anlaşılan bir ayet hiçbir hüküm ifade etmez. Eğer ayetin ne dediğini anlamak istiyorsam, ya surenin bütününe, ya da konu bütünlüğü olan pasajın ne anlattığına bakmalıyım. Pasajdan kopuk olarak anlaşılan, yani bağlamından soyutlanmış olarak okunan ayetten çıkaracağım anlam çarpıktır, birçok sefer de bu üretilmiş anlam, Kuran’ın mesajına ters düşer. Ne yazıktır ki, Müslüman bilinç daha yeni teleolojik okumayı keşfediyor olsa da, Türkiye’de sosyal düşünce formasyonu çerçevesinde metin okuma geleneğine sahip laik aydınlar da Kuran’a yaklaşırken böylesi bir okuma yerine, 12. yüzyıl İslami bilincinin dayattığı okuma usulüyle Kuran’a yaklaşmayı tercih ediyorlar.
Bütünsellik fikriyle Kuran’a yaklaştığınızda, karşınızda Nemrut gibi duran, ve Kuran’ı bir anayasa mantığıyla evrenselleştirme çabasını daha baştan tıkayan bir gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz: Kuran’ın bahsettiğimiz bu beşyüz ayeti –bir hüküm olarak- indiği koşullarda geçerlidir. Zira metinsel bağlam öyle bir bağlamdır ki, anlatılan her şey ve verilen her toplumsal hüküm, Hazret-i Peygamber’in yaşadığı somut olayla beraber okunmak durumundadır. Birkaç örnek vermek istiyorum:
1. Tevbe Suresi: Öyle bir ayet vardır ki içinde –tam bir demir leblebidir geleneksel Kuran okuma mantığı için- metinsel bağlamından kopuk anlaşıldığında, İslam zorba bir dine döner: ‘o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.’ Bu ayet geleneksel dönemde şöyle anlaşılmıştır: ‘Bu ayet bu konuda gelen son ayettir ve önceki bütün ayetleri nesh etmiştir, onların hükümlerini kaldırmıştır. O halde Müslümanların inançsızlara karşı duruşunu belirleyen bu ayettir.’ Vahamet ortada sanırım. Fakat teleolojik bir okuma için bu sure modern siyasal zihniyet mantığıyla dahi bir problem teşkil etmez. Zira ayet kendi pasajı içinde okunduğunda görülecek husus şudur: ‘Ortada somut bir olay vardır. Müminler müşriklerle bir vatandaşlık anlaşması yapmıştır. Bir kısım müşrikler anlaşmaya sadık kalırken bir kısmı ihanet etmiştir. Bu ihanet (Hobbescu anlamda bir toplumsal sozleşmeye ihanet) topyekün savaş anlamına gelir. Ve Müslümanlara ihanet eden müşriklerle bu savaşın yapılması emredilmiştir. Ayrıca bu durum savaş yapılacak müşriklere de önceden haber edilmektedir. Ve aman dileyenler de, artık güvenilmeleri imkansız olduğundan, yeni devletin toprakları dışına güvenle çıkarılacaklardır. Anlaşmaya sadık kalan müşrikler içinse hiçbir baskı ya da yaptırım sözkonusu değildir.’
2. Maide Suresi: Yine modern dünyada geleneksel (atomcu) bir Kuran okuması için demir leblebi gibi bir ayet: ‘Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Kim onları dost edinirse onlardan olur.’ Bu ayet de bir önceki ayet gibi bağlamından kopuk anlaşılmış ve Ehl-i Kitap’la ilişkilerin çerçevesini çizen son ayet olarak daha önceki ‘ılımlı’ ayetlerin hükmünü kaldırdığı iddia edilmiştir. Tekrar hatırlatılması gereken konu bütünselliktir. Ehl-i Kitap’la ilgili bu uzun pasaj en azından Sokrates’in Savunması’na gösterilen özenle okunduğunda, aslında Kuran’ın Ehl-i Kitap’la ilişkilerini oldukça barışçı temellere oturttuğu görülecektir. Bu pasajda kurtuluş bağlamında ciddi bir dini pluralizm, dünyada barış içinde bir arada yaşama, dini konuları özgürce tartışma değerlerinin benimsendiğini görürsünüz. Bahsettiğimiz ayetse belli bir bağlamda geçerlidir, bu bağlam birkaç ayet sonra dile getirilir: ‘Ehl-i Kitap’tan dininizi tahkir eden ve alaya alanları dost edinmeyin.’
Kuran’ın toplumsal-siyasal mesajına ilişkin neredeyse her önyargının bugün için zararlı birer önyargı olduğunu söylemek durumundayım. Bunun temel sebebinin de, hükümlerin bağlamlarından kopuk olarak ele alınmasıdır: bu olguyu Kuran ‘tahrif’ olarak isimlendirir. Yani bir anlamda Kuran’ın mesajı tahrif olunmuş bir surette anlaşıldığından, çağdaş bir siyaset için ‘tahammül edilmesi gereken’ bir olguya dönmüştür bizzat İslam’ın kendisi. Fakat ayetler bağlamına oturtulduğunda –ki bunu ancak tümevarımla gösterebilirim- aslında Kuran’ın buram buram yaşayan bir kitap olduğu görülecektir. Bu yaşamın damarlarıysa, hükümlerin bizzat kendisi değil, Kuran’ı o hükümlere vardıran ‘gerekçe’lerdir. Kuran’da toplumsal-siyasal sahada hüküm verilirken kullanırken ‘gerekçeler’ –ki bu gerekçeler içi dolu somut etik önermelerdir, ve bunlar bize Kuran’ın teleolojisini sunar- insanın içkin işleyen etik aklına dayatılmış değil, bizzat bu etik aklın- her zaman kendi çabasıyla varamasa da- ma’kul bulduğu önermelerdir.
İktisadi adalet bağlamında bir iki örnek vermek istiyorum:
1. Kısa bir sure olan Maun suresinde şöyle der: ‘dini yalanlayan –ki o namazında yalancıdır- zira yoksulun hakkını gözetmez’. Burada dini ritüelleri yerine getirmekle beraber, iktisadi adalet kaygısı gözetmeyen kişinin dini yalanladığı ifade ediliyor. Şöyle diyeyim: iktisadi adalet olmadan gerçek bir İslam’dan bahsedemeyiz.
2. Haşr Suresinde dile getirilen bir husus şudur: devletin eline karşılıksız olarak gelen paranın dağıtılacağı yerler sayılır, bunlar fakir sınıflardır, ve sonra zengin Müslümanlara şöyle der: ‘bu böyledir, ta ki servet aranızda belli kesimlerin arasında dolaşan bir talih olmasın.’ Bu gerekçe evrenseldir.
3. Bizans ordusuyla savaşılması bir zaruret haline geldiğinde, yine Tevbe Suresinde şöyle denir: ‘Onlar (Bizans’ın egemenleri) Allah’ı ve Ahiret gününü inkar ederler.’ Neden? ‘Çünkü: papazları tanrılaştırılmıştır ve papazlar halkın sırtından geçinirler.’ Teokratik bir düzene karşı ve din-ekonomi ilişkisine –sadece Hıristiyanlarla sınırlı olmayan, Müslüman dünyayı da kuşatan- ciddi ve evrensel bir vurgu vardır.
Bu konuyu çok uzatmak mümkün elbette. Sadece bir fikir vermeye çalışıyorum. Ve bu fikrin aslında dönüp dolaşıp dayandığı konu şu: İslam bir sömürü ve baskı düzeniyle mücadele etmek için geldi. Bunun en basit örneği de Kuran’da kıssalardır: Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa ve İsa. Ve en son Muhammed. Hepsi bir sömürü ve baskı düzenine meydan okuyor. Ve bu meydan okumanın temeli teoloji de olsa, buradaki teoloji çok politik bir teoloji (yoksa siyasi ilahiyat mı demeliydim?)
Demek istediğim o ki, bugün Sokrates’e ne kadar ihtiyacımız varsa, ve Sokrates’i ne kadar çağdaş buluyorsak, Kuran’a da mesai ayırmamız gerekiyor. Allah’ın kelamı olup olmadığı bir iman meselesi olsa da, bizzat hayatın içinden ve insanın evrensel boyutunun bir ahlak adamı tarafından dile gelen önemli bir gerçeği Kuran. Ve sol siyasetin, İslam’la bir söylem olarak barışması, salt topluma nüfuz etme gibi pragmatik bir kaygının ötesine İslam’ın içindeki işletilmemiş sol damarı sahiplenmesi anlamında bir köklenme olarak da gerekli gibi duruyor.