Uçaktayız ve Hindistan’a doğru seyrediyoruz. Sınır dışı her seyahatte yanıma neden aldığımı bilemediğim heyecan yine bavulumda. Uzun soluklu yolculuklar, içimde, derinlerde barınan bir şeyleri harekete geçiriyor. Onların yüreğimin çeperlerine dokunduğunu hissedebiliyorum. Yolcuları süzüyorum. Nev-i şahıslarına münhasır sarıklarıyla Sihler, burnu hızmalı alnı kırmızı noktalı Hint kadınları, gözleri sürmeli küçük çocuklar, esmer tenli adamlar ve aktarma nedeniyle yolculuklarının ikinci ayağını Türkiye’den gerçekleştiren Avrupalı yolcuların hepsi gurbet olgusunu ünlüyorlar. Hepimiz yolcuyuz diye geçiriyorum içimden. Bu aşina olmadığımız yüzler ceviz kabuğu hayatlarımıza uzak olduğu kadar, dünyada oluş sergüzeştimize son derece yakınlar. Şu ayağı halhallı kadınla bile aynı durağı paylaşıyoruz aslında. Nereye gidersek gidelim aynı gurbette buluşuyoruz. Yolculuklar ve yolcular en çok gurbeti hatırlatıyor bana. İçimde taşıdığım ve ceviz kabuğundan dünyama sıkıştırarak avuttuğum bu duyguyu.
Altı saat kadar süren ve takribi dört bin beş yüz kilometrelik yolculuğumuz, iç seyahatin ilk durağı olan Delhi’de nihayetleniyor. Puslu bir havayla birlikte partner kuruluşumuzun görevlilerince karşılanıyoruz. Yedi sekiz gün kadar süren seyahatimiz boyunca yoğun trafikten çok, alışık olmadığımız bitevi korna sesleri dikkatimizi çekiyor önce. Kornada devamlılığın esas olduğunu öğrenmemiz uzun sürmüyor. Şimdi kavga çıkacak, biri sinirlenecek diye endişe ettiğimiz bu kulak tırmalayıcı sesler, buradaki trafiğin modülatörü aslında. Aynı Hindistan’ın geneli gibi. Kargaşa içindeki ahenk.. kalabalık içindeki sükunet gibi. Araçları geçerken, yaya gördüğünüzde, işkillendiğinizde, canınız sıkıldığında, nem kaptığınızda, adet yerini bulsun için ya da.. korna çalmanız gerekiyor. Hemen her aracın arkasında bunu yapmanızı salık veren uyarı ifadeleri var. Kimi insan, kimi motor gücüyle çalışan üç tekerlekli rikşalar, taksilerden daha revaçta. Yine de trafikte sayısal olarak ilk sırayı bisikletler alıyor. Araçların çoğu çok eski görünmesine rağmen, kimi yerli üretim otomobillerin bir kısmının göründükleri kadar antika olmadığını öğreniyoruz. Beş bin yıllık zengin kültür birikimine sahip bu tarihi beldenin yenileri de nostalji sosuna batırılmış. İnsanların simaları dahil her yerde tarihin derin izleriyle karşılaşıyoruz. Mekanlarla simaları insicam içerisinde buluyoruz. İnsanlar ahenk içinde dolaşıyor köhne sokaklarda.. cami ve tapınakların mütemmim cüzlerini oluşturuyorlar adeta. Buğulu gözler, uzun sakallar, hızmalı burunlar, renkli elbiseler, urbanlar, ihramlar içinde arkaik bir zamana ışınlanmış gibi hissediyoruz kendimizi. Antropolojik açıdan çok ama çok zengin bir yer burası. Hepsine Hint denmesine karşın, Bengali ve Arabi başta olmak üzere envai çeşit etnik kimliğin bulunduğu gözlerimizden kaçmıyor. Bölgelere göre değişen kılık kıyafet bunun en bariz göstergesi. Dile kolay, üç milyon iki yüz küsür bin kilometre karelik bu coğrafya, ülkemiz yüzölçümünün dört katına tekabul ediyor. Bir yanında Pakistan, diğer yanında Nepal, Burma, Çin, Bengladeş vd. Milli olarak kabul edilen on beş dilin yanında bin altı yüz kadar lehçenin terennüm ediliyor olmasından dersler çıkarıyoruz. Yönetmeyi kolaylaştırmak için oluşturulan yirmiyedi eyaletin sınırlarını dahi bu bölgelerde konuşulan bir kısmı Hint-Avrupa ve diğer kısmı Dravidyan ailesine mensup diller belirliyor. Pek çok lisana hakim olan mihmandarımız Dr. Zafer-ül İslam Khan dahi bazı bölge insanlarıyla anlaşmakta güçlük çekiyor.
Konuşulan diller gibi inançların çeşitliliği itibariyle adeta bir dinler müzesi Hindistan. Bindiğimiz taksinin konsülünde, iri karnı bağdaş kurduğu bacaklarına doğru uzanan formuyla görmeye aşina olduğumuz Buda’nın minik bir heykeli duruyor. Her taraf dinsel ikonlarla kaynıyor. Kaldığımız otelin resepsiyonunda, bahçesinde, sokak ve caddelerde, televizyon programlarında dinsel simgeler görüyoruz. Kafası fil, gövdesi insan tanrılar, dört başıyla dünyanın dört yönüne işaret eden Brahma, maymun tanrı, çok kollu kadın tanrıça ve insan suretinde bulunduğu iddia edilen nice versiyonları yine pek çok yerde gözlerimize ilişiyor. Bunların yanında havaya, suya, ağaca, bitkiye, ineğe, fareye ve bilumum hayvanat ve börtü böceğe tapıldığını müşahede etmek son derece olası. Beş bin yıllık bu kültür dinleriyle beraber türevlerini de çoğaltarak taşımız zamanımıza. Özellikle Japonya, Çin, Nepal gibi Uzakdoğu ülkelerinde yaygın olan Budizm Hinduizm’den türemiş mesela. Sihizm ise yine coğrafyanın hakim dini Hinduizm’den karma inancını ve reenkarnasyonu, sıralamada ikinci sırayı alan İslam’dan tek tanrı inancını alarak on altıncı yüzyılda doğmuş. Hindistan halkının yüzde sekseni Hinduizm dinine mensup. Kutsal bir kitabı olmadığı gibi kendini net bir şekilde ifade eden ilkeleri de bulunmadığı için pek çok mezhep ve fraksiyon oluşmuş. Mitoloji ağırlıklı söylemlere sahip olmasının payı büyük bu çoğalmada. Karma felsefesi, reenkarnasyon inancıyla birlikte insanın kendi içinde bulunan öz/kutsal ruhun üzerine oluşturdukları muhtelif felsefi açılımlarla dinlerini çoğaltıp, dileyenin dilediği kutsala tapınmasında bir beis görmüyorlar.. bazen Hindu ve yine bazen Hint olmak ortak paydasında. Temelsizliğin kolaylaştırdığı eklektik yaklaşımların aranjesi yeni dinlerin oluşumuna neden olmuş. İslam ise bu kıtaya dördüncü yüzyılda, Müslüman tüccarlarla birlikte girmiş. On ikinci yüzyılda cereyan eden akınlar ve on altıncı yüzyılda Moğol’ların ülkeye girmesiyle sayısal artış göstermiş. İslami ilkelerdeki belirlilikle birlikte cihanşumul pek çok umdesi Hint halkının bu dine teveccühüne mazhar olmuş. Özellikle ülke insanını sınıflara ayıran kast sistemine karşı tavrın bu teveccühdeki payını ifade etmek gerek. Dinleri birer zenginlik, kültür harmonisi olarak gören ve tüm din mensuplarının bir arada adalet içinde yaşadığı iddiasında bulunan milli-bürokratik söylemin gerçeği tamamıyle yansıttığını ifade etmek ise tam olarak mümkün değil. Hindular tarafından Müslüman’lara karşı ara sıra saldırılarda bulunulması ve hatta katledilmesi ve bu katliama karşı hükümetin takındığı genel tavır bir nebze de olsa samimiyetsizliğin göstergesi. Bir gün kaldığımız Delhi’deki ilk faaliyetimizde görüştüğümüz Filistinli mültecilerin ifadeleri, derinlerde yatan sorunu aşikar kılmak için yeterli. BM tarafından başka ülkeye tahliye edilmek sözüyle Hindistan’a getirilip burada bırakılan mülteciler bir hayli sıkıntılı. BM den aldıkları yetmiş dolar karşılığında yıkım kararı verilmiş binalarda barınıyor bir kısmı. Zaten işsizlik sorunu olan ülkede bir yabancı olarak çalışmak ise onlar için mümkün değil. İri kıyım cüsse ya da uzun boyları, bu minyon tip ve zayıf bedenlerin arasında ayırt edilmelerini son derece kolaylaştırıyor. Özellikle kadınlarının pardösü ve başörtüleri dikkat çekici bir unsur. Dışlandıklarını, tahkir ve tahrik edildiklerini ifade ediyorlar. En az Irak kadar fakir, zaten zayıf olan ekonomisine rağmen bir de kalabalık olan nüfus yoğunluğunu kaldıramayan ve kültürü son derece farklı bu ülkede ne işleri olduğu sorusunun muhatabı ise BM’den başkası değil.
Dayanışmanın gereğini karınca kararınca yerine getirdikten sonra seyahatin ikinci ve üçüncü gününü Locknow’da geçiriyoruz. Spesifik zaman ve bölgelerde ihtiyaç anında dağıtılmak üzere toplu kesimin yapıldığı tesisleri denetliyoruz. Bu ülkede böyle kompleks ve hijyenik bir tesisin bulunmasını biraz tuhaf buluyoruz. Sömürü ve nüfus yoğunluğunun neden olduğu ekonomisinin yavaş da olsa geliştiğini duymak ümit verici. Ülkenin genelinde yolculuğumuza refakat eden sis ile kurtlar ve oradan da İngilizler arasında dolaylı ve metaforik bir bağlantı kuruveriyorum o an. Kurtlar puslu havayı İngilizler de sömürüyü çok seviyorlar. Zenginlikle birlikte puslu hava ise cazibe merkezi haline getiriyor bu ülkeyi. Hindistan kaynakları itibariyle çok zengin bir yer aslında. Dünya demir ticaretinin yüzde yirmi beşi, mika üretiminin yüzde sekseni buradan gerçekleşiyor. Başka pek çok yeraltı madeni de bulunuyor. Değerli taşlar ve tükenmek bilmeyen münbit topraklar. İngilizler burayı işgal ettiğinde dünya ticaretinin yüzde yirmi beşinin İpek yolu üzerinde bulunan bu topraklardan yapıldığını söylersem sanırım durumu daha iyi kavrayabiliriz. Değerli taşlar, baharat, tahıl, kumaş vd. İngilizler burayı terk ettiğinde ise Dünya ticaretinin sadece yüzde ikisi. İngiliz’lerin tavşan tüyü hayatlarının bir kısmının Hintlilerden çalındığını düşünmem için yeterli bir sebep olsa gerek bu veri. Sokaklarda yaşayan milyonlarca insanın evlerinde oturduklarını, pürüzsüz ciltlere sahip olmak için bu insanların yüzlerinde derin çizgiler açılmasına neden olduklarını düşünmemin sebebi bu. On ki, on üç yaşlarında olmasına rağmen cildinin derisi kavlamış o güzel kızın fotografını çekerken, Sindi bebeklerin itici gelmesinin nedeni daha bir iyi kavrıyorum. Kenarları emprimiş urbasının içinde dünyanın en değerli ve en saygıdeğer hanımefendisiyle karşı karşıya olduğumu düşünerek "best of model"lere karşı duyulan ilgiden intikam alırcasına basıyorum deklanşöre. Herkesin sömürmek ya da bu otantiklik ve garabetten sadece bir turist misyonuyla beslenip tüketmek maksadıyla geldiği bu coğrafyada daha farklı amaçlarla bulunuyor olmanın alabildiğine buruk neşvesiyle yatıştırmaya çalışıyorum göğeren kederimi.