
"Adım Christ Gardner. Babamla ilk 28 yaşındayken tanıştım. Ve bu yüzden büyürken karar verdim. Çocuğum olduğu zaman benim çocuklarım babalarının kim olduğunu bilerek büyüyeceklerdi. Bu benim hayat hikâyemin bir parçası..."
Tipik Amerikan filmlerinin ortalamanın üstüne çıkamamış ve yıllar yılı bu ezikliği yaşayan seyirciye aslında “sen lanet olası beş para etmez bir insan değilsin dostum” bak izle bu filmi ve seninde gerçekte bir şeyleri başarabileceğine inan ve içindeki huzursuzluğu defetmek için hazırladığımız bu sulandırılmış narkozu vicdanının sinapslarına daya ve emin ol bundan sonra yatağının bile sana eşit yay dağılımında nasıl bir sükunet sağladığını bekle ve gör…
Ratatuydan sonra izlediğim bu filminde benzer bir konu ekseninde işlenmiş olmasının film seçiciliğimle hiçbir ilgisinin olmadığını ve aşeren sinema izleyicilerinin yaptığı gibi bir dönem aynı konu temalı filmleri izlemediğimi, bu filminse bir tevafuktan başka bir esprisi olmadığını baştan belirteyim. Haliyle bu satırların topluma sosyal bir mesaj kaygısıyla düşülmediğini yeri geldiğine göre belirtmeden de geçmemeyim.
Filmin gerçek bir hayat üzerinden kaleme alınıp çekilmesi “aha işte tipik bir Amerikan filmi daha” cümlesini daha ilk paragrafta düştüğüm gibi reflekssel bir önyargıyla hareket etmenizi değiştirir mi bilmem ama bir kişi bile, olması ihtimali düşük bir şeyi başardığına göre biz de başarabiliriz hayaliyle dolup taşar mısınız bunu da bilemem; belki şunu söyleyebilirim konu her ne kadar sizin gerçeklik algınıza ters düşse ya da var oluş romantikliğinize tam uyuyor olsa da Will Smith in ve( öz) oğlunun filmdeki yoğunluğuna ne şekilde olursa olsun bir ara bakın…
Umudunu kaybetme diye başlayan bir filmin haliyle mutlu son ile bittiğini oysa sonu mutlu bitmeyen binlerce hayat hikâyesinin mevcut olduğunu ve onlara umudunu yitirme diyebilmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. “Hayat güzeldir” diye bir kitap çıkartan bir ablanın hayatındaki onca hayal kırıklığı ve düşüşü hayatının mutlu seyrettiği bir dönemde yazması gibi de sahici gelmiyor. Biliyorum ki bu satırları okuyan insanlar hemen yine din bağlamında karşı çıkacaklar. Oysa benim sahici bulmadığım şey seküler bir anlayışla hayata pozitif bakma uğraşında ısrar eden insanların direttiği oyun hali…
Film, Amerikalı iş adamı Christ Gardner’ın seksenli yıllarda kucağındaki bebeğiyle Chicago sokaklarında geçen yoksulluğu ve bu yoksulluktan çalışkanlığı ve zekâsıyla sıyrılıp günümüzün en büyük borsacılarından birine dönüşme hikâyesinde kaybolmayan umudunu anlatıyor. Christ Gardner’ın bir televizyon programında- bizde de farklı versiyonlarının bir aralar olduğu-yayınlanan yaşam hikâyesini izleyen bir yapımcının ısrarlarını kıramamasıyla senaryoda yapılan ufak değişikliklerle filmin çekilmesine karar veriliyor.
"Program her altı ayda sadece 20 kişiyi staja ve sadece bir kişiyi işe alıyormuş. Liseden sonra eğitim durumunu yazabilmeniz için üç tane boş yer daha var. Ama benim o kadar boş yere ihtiyacım yok."
Christ Gardner(Will Smith) kemik yoğunluğu ölçme cihazı satarak geçimini sağlamaya çalışan iyi bir baba ve iyi bir satıcıdır. Ama uzun bir süredir elinde bulunan bu cihazları çıkartamadığı için bir tarafta eşi diğer tarafta ev sahibi rahat bırakmaz. Parasızlığa daha fazla dayanamayan eşi de çocuğunu alıp evi terk eder. Diğer taraftan iki aydır kira ödemediği için de ev sahibi bir hafta mühlet verir. Borsa binasının önünde lüks bir arabadan inen bir adamla geçen muhabbetinden sonra ise hayatının değişeceğini haliyle bilmez. Binadan çıkan insanları seyretmeye başlayan Gardner onların yüzlerindeki mutluluğu görünce şöyle bir çıkarımda bulunur: para eşittir mutluluk. Film boyunca bariz olarak bu tema işlenir haliyle. (Oysa mutluluk yoksulluğun zıddı olan bir kavram değilken... Yoksa yanılıyor muyum?)
"Christ sen ne dersin? Eğer bir adam iş görüşmesine gömleksiz gelseydi(eli yüzü boya içerisinde) ve onu işe alsaydım sen ne derdin? Herhalde pantolonu çok iyiydi derdim."
Gerçek hikâyede Gardner’ın eşi ne olmuştur bilmiyorum ama olayın biraz daha trajikliğini arttırmak için filmde Gardner’ın eşi bir anda şehir dışına çıkartılır-eniştesinin lokantasında çalışmak üzere-Oysa bir annenin çocuğundan bu kadar kolay vazgeçmeyeceği bir gerçekken. Evden ayrılan Gardner ve oğlu Christopher ise daha ucuz bir otele yerleşirler bu arada. Devletin borçları yüzünden bankadaki hesabına el koyması bir yana elindeki cihazları satamaması ve stajyer olarak kabul edildiği şirkette altı ay ücretsiz çalışacak olması beş parasız kalıp otelden de atılmalarına sebep olur. Bundan sonra ise oğluyla düşkünlerevi, tuvalet, otobüs durağı gibi bulabildikleri her yerde kalırlar. İtalyan yönetmenin metronun tuvaletinde geceledikleri sahnede Roberto Benigni'nin "Hayat Güzeldir” filmine öykünse de o duyguyu yakalayamadığından sahne biraz sırıtmış sanki.
"Birkaç hafta içinde mali sektör içindeki ilk beş yüze giren şirketlerde çalışanların telefon numaralarının yazılı olduğu bir kağıt alacaksınız. Sizin havuzunuz bu beşyüzden altmışı olacak. Genelde potansıyel müşterileri arıyacaksınız. Gerekirse onlarla yemek yiyeceksiniz. Kahvaltı yapacaksınız bebeklerine bakacaksınız. Onlara paketlerimizi tanıtmak için her şeyi yapacaksınız. İstek ve amaçlarını bizim mali programlarımızdan biriyle çakıştırmanızı istiyoruz. Sonuç olarak siz onları tavlayın biz balığı pişirelim."
Gardner’ın staja başlamasıyla gözünüz Amerikan iş dünyasına takılıyor. Ve başarmak için birbiriyle yarışan stajyerlerden sadece birisinin hayatı kamerayla gözünüze sokulduğu için anlamsız bir taraftarlık hissi ile doluyorsunuz. Hani kovboy filmlerinde içinizin bir tarafının Kızılderili diğer tarafının iyi beyaz adamdan olması gibi garip bir çelişki içinize çörekleniyor.Amerikan sinemasının ya da bilmem ne sinemasının en iğrenç tarafıdır ya kahramanların gerçek hayattaki rollerini ters çevirip karşınıza taraf tutamayacak bir tutumla çıkarıyor olmalarındaki basiretsizlik.
Ve Gardner ile birlikte koyu bir rekabete giriyorsunuz. X süreniz mevcut olup x sayıda arama yapıp x sayıda başarıya ulaşmanız temel amacınız. X sayıda başarı da x sayıda müşteri demek ki, o da şirketin cebine giren x sayıda dolara eşit oluyor. Bu filmde de kapitalizmin dayanılmaz hafifliğiyle ağırlaşıp, ondan nefret etmek için bir neden daha bulabiliyorsunuz.
"6 ay içinde en çok parayı getiren genelde işe alınıyordu. Hepimiz müşteri çekebilmek için telefon numaraları sayfalarına sahiptik. En alttan en üste kadar kapıcıdan yönetim kurulu başkanına kadar hepsinin numarası bizde vardı."
Hani bazı kavramlar vardır bilinir ama tarifi hiçbir yemek kitabında yoktur. Kapsama alanına girmeyen bir tanımı ne tatlı kaşığı tutturabilir ne de çay kaşığı. Örneğin mutluluk, hüzün kadar kolay bir şekle girmez.Eğilir bükülür ama sanat bile,sanat için olduğuna ikna edemez.Az resmi vardır,az şiiri olduğu gibi;az kitapta çok yer kaplamaz haliyle.Bu filmde de çok görünmez son sahne dışında, orda da görünür ve kaybolur umudunu kaybetme diye ama hakkını da verir doğrusu. (Will Smith in şirketten çıkış sahnesi..)
Bizim filmlerimizde hiç olmayan ama yabancı sinemalarda olmazsa olmazlardan biri olan kiliseyi bir film boyunca az da olsa bir kere görürüz. En zor şartlar altında bile Tanrısına dua etmeyen kahramanının sembolikte olsa kilisede oğluyla birlikte birkaç saniyeliğine de olsa gösterilmiş olması ilginç doğrusu. Sahi bizim filmlerimizde neden camiye giden bir kahraman olmaz? (Musa Rami yi saymıyorum)