“İnsanlar ölür ama sevgiler asla!”
"Bu kitap sıradan bir anı kitabı değil, dik durmayı başaran onurlu bir kişiliğin hikayesidir. Allah'ın rızasını terk etmeye karşılık dünyanın kendisine verileceğini bilen birinin, her şeye rağmen sırtını dönüp elveda demesidir. Ve bu kitap, insanın nasıl 'Ahsen-i Takvim' olup meleklerden de üstün olabileceğinin belgesidir.
O benim kırk kanatlı kuşumdu. Hep yükseklerde yaşadı. Rabb'imin onu yine çok yükseklerde ağırladığından zerre kadar şüphem yok... Onun örnek hayatının uyanık kalpleri sarsacağını biliyorum. Dünya hayatının Allah'ın rızasını istemek dışında hiçbir kıymetinin olmadığını anlamış bulunuyorum." (Sakine Akça [1] - Arka Kapak)
Ankara’yı o kadar severim ki Ankara’dan bir gün bile ayrı kalmak bana eziyetten öte anlamlar ifade eder. Geçici görevle Mardin’e gideceğim aklıma geldikçe keyfim kaçıyor, bir ay bin yıl gibi geliyordu. Bu ruh halindeyken gözüme Konya Toplaşması’nda Sakine Abla’nın hediye etmiş olduğu “Elveda Ankara” kitabı ilişti.
Okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken nokta, kitabın “Takdim” kısmında bu kitabın bir anı kitabı olmadığı, bütün olayların yaşandığı ve asla kurgu olmadığının belirtilmesiydi. Başlangıçta, bu hususların niye bu kadar vurgulandığını anlayamamakla birlikte kitabın sonlarına doğru bu vurguların az bile kaldığını düşündüm.
Kitap, Şam’da başlayan Adana ve Maraş’ta devam eden bir ailen hayatıyla başlar. Eşinin çalışmak için Hollanda’ya gitmesi üzerine kızı Safiye ve diğer çocuklarının bakımı ve eğitimiyle tek başınla ilgilenmek zorunda kalan bir annenin çocuklarıyla yaşadığı zor günlerle devam eder.
Safiye’nin Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanması onu Ankara yolcusu yapmış, aynı zamanda Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği bölümünde talebe olan Sakine Hanım’ın kaldığı Ankara Emek Sekizinci Cadde’deki evde kalmaya başlamasıyla yeni bir arkadaşlık doğmuştur.
Sekizinci caddedeki bu evde uzun yıllar sürecek arkadaşlıklar ve biriktirilmiş bir ton anı yaşanacaktı. Kalabalık bir evdi; eşyalar biraz eski, maddi şartlar biraz zorlu da olsa inanmış insanların çorak toprakları gül bahçelerine çevirdiklerini mutlulukla izlersiniz. Neler yapılmıyordu ki! Birileri bir taraftan yemek yaparken birileri bulaşıkları yıkıyor; kimi dantel örerken kimi de yemek masasında ders çalışıyordu. Öğrenci evlerinin olmazsa olmazı şakalar da hiç eksik olmuyordu. Keşke hepsini anlatabilseydim!
Kitabın diğer bir özelliği, olayların neredeyse bütün ayrıntılarıyla anlatılmasıdır; Dörtyüzyetmişbeş liraya alınan bir yüzük, Tarmanlardan ponje başörtü kumaşı, otobüsün onbir ve oniki numarasında Günsel ve Rahime’nin oturuyor olması, gülkurusu üzerine siyah çizgileri olan kazak… Ayrıca isimlerini yeni duyduğum bazı yemekler; Yat geber ekmeği (yemek nasip olmasın!), şekerli makarna, çizgili çörek, menengiç kahvesi, Sarayönü pilavı,... Unuttuklarımız; Günlük, banyo sobası, gençlik parkı, kartpostal, yorgan kaplama… Öğrencilik yılları ve talebe evinde yaşananlar öyle güzel anlatılır ki, Rahime Abla, Fahrünnisa, Hürmet, Yüksel, Süheyla, Nesrin Cu, Melek sanki sizin de arkadaşınız olmuştur. “Merhaba, nasılsın” deseler hiç şaşırmadan cevap bile verebilirsiniz.
Diğer taraftan, talebelik yılları 70’li yılların siyasi olaylarının çalkantılarıyla birlikte gerek korku gerek tedirginlik ve gerekse haksızlıklarla geçer. 80 darbesiyle birlikte başörtüsünün yasaklanmasıyla Safiye hanımın yaşantısı bir başka dönemece girmiştir. Özelikle kendi üniversitesinde bu yasağın çok sıkı uygulanması onu belki bir çare bulabilmek amacıyla neler yaptırmamıştı. Birçok önemli kişiyle görüşmüş, kapı kapı gezmiş ama çare bulamamıştır. Ancak inanan insanları vazgeçirmek kolay değildi; konu Allah’ın emri olunca neler göze alınmazdı ki! Sonuçta da başörtüsünü çıkarmayı reddedince okuldan atılmış, babasının doktor olması için uğraştığı, okuması için Hollanda’dan para yollamaya çalıştığı “Doktor Kızı” eğitimini tamamlayamamış, Ankara’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.(Çok çok uzun yıllar sonra Sakine hanım, Safiye hanımın hayatını anlatan bir kitap yazmak ve adını da “Elveda Ankara” koymak isteyecekti. Fakat, bu kitapta arkadaşının ölümünü de anlatacağı aklına hiç gelmeyecekti)
Gerçekten de, okuduğumu ne bir anı kitabı ne biyografi ne de bir roman olarak düşünmem mümkün değil. Bu kitapta bir hayat anlatılıyor; içinde binbir güzel insanın bulunduğu bir hayatı, paraları olunca üçünce bir arkadaşlarını yemeği götüren insanların hayatı, birbirlerine kıyafetlerini çekinmeden veren insanların hayatı, birbirlerini sadece Allah için seven ve birbirlerine sabrı tavsiye eden insanların hayatı, Hacı Bayram’da gördükleri ve acıdıkları küçük Afgan çocukları talebe evlerine getirerek ve yokluktan tencerelerle ısıttıkları suyla ve elleriyle yıkayıp mahalleden topladıkları giyeceklerle giydirip, bir dolmuş kiralayarak tekrar Hacı Bayram’a götüren insanların hayatı anlatılıyor. O zaman diyorsunuz ki, keşke ben de bu kadar güzel bir insan olsam, keşke ben de bu insanları tanıyabilseydim de hayata karşı daha cesaretli adımlar atabilseydim.
Talebelik yıllarından sonra artık kendinizi, Sakine ve Safiye Hanımın eşleri ve çocukları arasında bulacaksınız. Arkadaşlar ve akrabalar farklı yerlerde oturduklarından sürekli Kulu, Konya, Maraş, Adana, Ankara, İstanbul arasında mekik dokuyacak, bazen olayın nerede geçtiğini anlayabilmek için kitapta geriye doğru birkaç sayfa çevirmek zorunda kalacaksınız.
Dediğim gibi bu kitap hayatı anlatmaktadır. Hayat annelik gibi güzellikler verirken acılar da vermektedir. Safiye hanımın, ilk önce oğlu Abit Selman’ı daha sonra genç yaşında kaybettiği kardeşi Gül’ü ve fazla geçmeden şehit olan Rifat’ı (Gül’ün eşi) okurken gözleriniz dolacaktır. Elbette yaşanan bu olayların gerçek olması acıları daha bir yakıcı hale getiriyor ama inanmış bir annenin nasıl sabrettiği, Allah’a nasıl sığınıp yoluna devam ettiğini görünce okuduklarınıza inanamayacaksınız. Sanki dünyanın yükü kendi omuzlarına binmiş, bir taraftan dükkan işletmeye çalışırken bir taraftan çocukları, annesi, kardeşi, kayınvalidesi….. derken bakmadığı kimse kalmamış bu cefakar anne zorluklar karşısında hastalanmış, bazen apandist bazen de fıtıkla uğraşmıştır. Allah’tan Sakine hanım gibi bir arkadaşı vardı. Safiye hanım hasta ve yoğun olduğu zamanlarda Sakine hanım, evini temizler, yemeğini yapar, onun bu haline de çok üzülürdü. Bunca güzel, anlamlı ve zahmetli geçen yıllardan sonra;
İki Şubat Akşamı Günlerden Pazartesi
Konya’da Zümrüt Apartmanının çökmesiyle birlikte birçok hayatta apartmanla beraber çökmüştür. Bu kitap, hayatımda okuması bana en zor gelen kitap oldu. Çok zorlandım dersem hiç yalan olmaz. Okumakla doğumlarından bu yana hayatlarını tanımış olduğum bu insanların ölümlerini kaldırmakta epeyce zorluk çekerken Sakine hanımın bütün bunları nasıl kaldırabildiğini bilemiyorum. Kimler göçmekteki diğer dünyaya; Hatice teyze (Safiye hanımın annesi), Selman (Gül ve Rifat’ın yetim oğlu; Sakine hanım morgda dişlerinden teşhis etmiştir.), Hatice, Abit, Yusuf (Safiye hanımın çocukları) ve Safiye hanım (“Sofim, Kırk kanatlı kuşum, Canım kardeşim, Reyyan abla, Ümmümeşakkatim,” )…
Ertesi sabah Sakine hanım hastanede yatmakta olan Atilla Ağabeyini de kaybetmiştir.
Beraber geçen bir ömür! Sakine ve Safiye hanımın üniversite yıllarında başlamış olan dostlukları bir ömür boyu sürmüş, hiç ayrılmamışlardır. Bu yüzden, yazıda Sakine Hanımın biyografisine yer verilmemiştir. Ama nasıl bir dostluktur ki yazılarla anlatılması imkansızdır. Zümrüt Apartmanının çökmesiyle Safiye hanımın her zaman kalbinde sakladığı duası kabul olmuştur. Üniversitede iken Sakine hanımı kastederek günlüğüne şunları yazmıştı:
“Şu anda ondan ayrılalı üç saat oldu. Allah’ım onsuz yaşamayı bana nasip etme! Bu benim için bir beddua değil, arzu ettiğim en büyük duadır.”
Üç saate dayanamıyorken, şimdi araya upuzun yıllar girdi! Anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki, bir an bu güzel kitaba haksızlık ettiğimi düşünmüyor değilim…
Aralarında dostluktan öte, sevgiden öte bir bağ vardı. Safiye hanım üniversite yıllarında günlüğüne şu cümleleri yazmıştı:
“Hava çok güzeldi. Yanımda arkadaşlar vardı. Fakat Sakine yoktu, aynı zamanda hiçbir şeyin tadı yoktu. Eve geldikten sonra Sakine’nin ranzasında uyudum.”
Yattığın yerde rahat uyu; çünkü havalar yine güzel, senden önce ayrılan arkadaşlarınla yine berabersin orada, Sakine yine yok ama yattığın mezar Sakine hanımın ranzası kadar yumuşak ve rahmet dolu………… (Dualarımız seninle)
Not: Kitabı anlatırken, sürç-ü lisan ettiysek ya da yanlış bilgi verdiysek önce Allah’ın affına sığınır sonra Sakine Abla’dan beni affetmesini isterim. Ahlakı ve yaşantısıyla bizlere örnek olması gereken bu iki şahane insanın hayatını anlatmayı ve insanlara tanıtmayı üzerime bir borç bildiğimden dolayı bu yazıyı kaleme almışımdır.
Sakine Akça hayatta ve hala Konya’da yaşamaktadır. Allah’a bin şükür!
Links:
[1] http://www.cemaat.com/2309/sakine-akca-0