Okul dönüşü, beraber içilmiş bir fincan çay ya da o Pazar günü; kar yağmış üstelik akşamüstü… Savrulmuşum, sanki kaçarken ilk ben vurulmuşum. Okunacak kitaplar listesi bitmeden, falanca şiirin son dizesi ezberlenmeden ve “Büyüdüm, koskoca genç kız oldum” pozları üstümde emanet duruyorken… Üstelik ‘çizgi kadar gün ışığı ile’ mutlu olabilecekken, bizden ben’e giden durakların birinde miladı dolmuş bir sevgi yığılmış ellerime. Dua ederken dilim tutulmuş, düşlerimde tüm yüzükler kırılmış, çiçekçi kadın “Allah sevdiğine bağışlasın abla” cümlesini hep benden kaçırmış. Kimseye söyleyemezken derdimi; annem, mutfakta ada çayı içmemden anlamış halimi. Çok sormamış, kurcalamamış çünkü anneler kızlarının tevekkül limanıymış ve kızlar bizden ben’e giden duraklarda ceplerindeki hurma çekirdeklerini sayıp “Ya Sabır” demeliymiş…
Seni beklediğim günlerdi…
Yoğun gündemlerin gölgesinde başlıyordum her güne. Gazete manşetlerinde ‘çete baskınlarına’ dair haberleri okuyor, kahvaltı boyunca televizyondaki ‘türban özgürlüğü’ tartışmalarının özetini dikkatle izliyor ve okula geç kaldığımı fark edince iki yüz yirmi bir numaralı otobüsü kaçırmamak için aceleyle hazırlanıyordum. Her seferinde cetvellerimi, kalemlerimi ya da eskiz çizimlerimden birini evde unutuyor ve derse en son giren ben oluyordum. Herkes pür dikkat kürsüdeki hocanın anlattıklarını dinlerken; her yere geç kalmanın verdiği o garip duyguyla defter sayfalarını çeviriyor, tahtada yazılanları not ediyor ve çıkan tartışmalarda konuşma sırası bana geldiğinde “Evet gençler konuyu toparlayalım” ikazıyla yerime oturuyordum. Ders aralarında yarım kalmış ödevleri tamamlarken, fotokopi odasında sıra beklerken, kantinde ‘memleket meseleleri’ konuşulurken umut dolu cümlelerle çevremdekileri teselli ediyordum. Geçen zamanın beraberinde güzel şeyler getireceğine inanıyor ve yağmayan yağmurlardan, geceler boyu tamamlanamayan eskiz çizimlerinden, televizyonların ana haber bültenlerinden her sıkıldığımda başımı ahşap pencerenin camına yaslanıyor ve “Ne olur gel” diyordum. Sanki bu sesleniş yürüdüğün yolu açıyor, geleceğin tarihi yakınlaştırıyordu. Bu sesleniş kalbimi ferahlatıyor, umudumu tazeliyordu. Akşamlar sabah, sabahlar akşam oluyor ve ben seni bekliyordum.
Yaşanmış herhangi bir Şubat’ın yirmi sekizi!
Uzakta, çok uzakta olduğuna inanıyor, salondaki koltukların üzerine her oturduğumda bir bayram günü geleceğini hayal ediyordum. Galiba bu yüzden her bayram öncesi senin için hazırlıklar yapıyor, arife gününde “Ne olur Allah’ım…” diye dualar ediyor ve bayram boyunca kapı zili ne zaman çalsa gelen senmişsin gibi heyecanlanıyordum. Sonra gördüğüm rüyaları anneme anlatıyor, onun her sözünden en yakın zamanda geleceğine dair anlamlar çıkarıyordum. Şehrin sokaklarında kayboluyor, uzun mısralar ezberlemek için hafızamı zorluyor ve gazete kupürlerini kesip senin için saklıyordum. Çiçekçilerin önünden geçerken, sokak çocuklarıyla yapılmış röportajları okurken kuyumcular çarşısının taş binasının merdivenlerine ‘biraz soluklanmak’ için otururken gözlerim doluyor, aklım karışıyor, “Ya gelmezse?” sorusu içimi kemiriyordu. Böyle zamanlarda “Gelecek” diyordum diğerlerinden biraz daha yüksek ses ve keskin harflerle. Sonra gelmen için mazeretler üretiyor ve dilimde yitik zamanların türküleriyle seni bekliyordum.
Kırmızı koltukları, yaldızlı fincan takımlarını, anneannemin yazmalarını, kısık ateşte pişen yaprak sarmalarını, albümdeki eski resimlerin aslında ne kadar değerli olduğunu sonra ülkemin yaşanmışlık hanesi kabarık dosyalarını; idam edilmiş bir başbakanı, kurulan ve yıkılan hükümetleri, ekonomik krizleri, 28 Şubat’ı ve diğerlerini senden sonra fark etmiştim. Dünyanın dönüşünü, cemrelerin hangi gün düştüğünü, yaşanmış herhangi bir Şubat’ın yirmi sekizinde bir ülkenin ideallerinin kaç yerinden kurşun yediğini, kaç kadının kalbinde onarılmaz yaralar açıldığını, kaç kız çocuğunun altından kalkamayacağı hayal kırıklıklarını omzunda taşımak için kendi kendine söz verdiğini, kaç insanın hayata kaldığı yerden devam edebilmesi için tam on yıl beklediğini, değişen moral değerlerini, “Izdırabım sende” diye başlayan o cümleyi… Hepsini senden sonra öğrenmiştim. Galiba bu yüzden sana dair beklentilerim her geçen gün artıyordu; artan beklentiler içinde ‘sen’ olan her düşten bana, ülkeme ve dünyaya pay çıkarıyordu.
Bizden ben’e giden duraklarda birbirimizin gözlerinin içine bakabildiğimiz tek yer tevekkülün gölgesinde yaşanıyordu…
Geçmişi düşünmekten yoruluyordum bazen. Karlı okul günlerini, o zamanlar çok geç biten derslerimi, elime tutuşturduğun ‘okunacak kitaplar listesini’, yarım kalmış iki hikâyeyi birleştirme çabalarımızı, ne içersin sorusuna hep ‘çay’ diye cevap verişimi, “İnsan kaç kez on sekiz oluyor” cümlesine gülüşlerimizi hatırlıyor ve geçen zamandan korkuyordum. Dünya değişiyordu ve değişen dünya sonunu bilmediğimiz hikâyelerle dolup taşıyordu. Annemin tevekkül benimse ‘bekleyiş’ adını verdiğim o şey aslında hepimizin ortak noktası oluyordu. Her sabah dünyanın tüm insanları derin uykularından hiç bilmedikleri geleceklerini çok sevmek için uyanıyor, bizden ben’e giden duraklarda birbirimizin gözlerinin içine bakabildiğimiz tek yer tevekkülün gölgesinde yaşanıyordu. Hâl böyleyken beklenilen aslında hep aynı şeyi işaret ediyordu. Yani seni bana göndermeyen, 28 Şubat’ta kalbimizi ortadan ikiye bölen, kırmızı koltukların sevdasını aklıma düşüren, düşlerime giren o ateşin sırrını bana bir türlü göstermeyen hep aynı “El” oluyordu. Bizden ben’e giden duraklarda biz hızla ilerlerken “Biri” bizi ikaz ediyordu.
Aradan yıllar geçti.
Garip bir pazartesi günü o resim ve birkaç sözcük bir daha hiç gelmeyeceğini anlattı bana. “Yaşanmış her şeyi unut” dedi. “Unut” biz diye başlayan cümleleri, ‘çizgi kadar gün ışığıyla’ mutlu olma düşlerini. Miladı doluş o sevgiyi, kaçarken ilk vurulan olduğun o günleri unut. “Ya sabır” dedim. Söylenmesi gereken tüm sözleri söylemişçesine, bu hikâyenin içinde ettiğim dualar beni korurmuşçasına ya da annemden gördüğüm tevekkül limanına bu kez yalnız gidebilirmişçesine, “Ya sabır” cümlesini yineledim. Çünkü senin hiç gelmeyeceğini anladıktan sonra derin bir kuyuya düştüm ve o kuyuda benden başka binlerce kadın olduğunu ancak o zaman gördüm. Ülkemin yaşanmışlıklar hanesi bu kadar kalabalıkken, dünya hiç durmadan değişiyorken, Şubatın yirmi sekizi, yarım kalmış düşleri olan kadınlar kafilesi bir yerlerde kurtarılmayı bekliyorken… Yani yaşanmış hiçbir şey sebepsiz değilken ve beklediğimin aslında sen olmadığını anlamışken… Üstelik herkesin “ben” dediği günlerde birisinin çıkıp “bizden” bahsetmesi gerekirken… Yaşanmış bunca şeyin ardından cebimde üç hurma çekirdeği buldum. Yüreğinden 28 Şubat geçen kadınların elinden tutarken, kuyudan kurtarılacak listesine adımı yazdırırken, dünyanın yitik türküsünden herkes bir şekilde nasibini alıyorken… “Ya sabır” dedim… Çünkü tevekkül limanına ancak bu cümleyle gidebilir, bizden ben’e giden duraklarda cebimdeki hurma çekirdeklerini ancak sabırla sayabilir ve kuyudan kurtarılacaklar listesinde adımın okunmasını yine sabırla bekleyebilirdim.
Turuncu Dergisi
Şubat 2008