
Kadın, dünya hayatının en hassas dengesidir. O,ilk insandan beri her türlü değişikliğin odak noktasını oluşturmuştur. Tarihi rivayetlere göre, dünyada dökülen ilk kanın, ilk kardeş kanının görünür sebebi bir kadındır: İklima. Yine günümüzdeki Hristiyanlık inancına göre Hz. Âdem’in cennetten kovuluş sebebi olan ve insanoğlunun o günden bu güne kadar kötü bir miras gibi taşıya geldiği ilk suçun(günahın)sebebi de kadındır: Havva.
Uzun yıllardır Batı’dan başlayıp yaygınlaştırılmak istenen ‘kadın hakları ve özgürlüğü’ sorunu temelde, bozulmuş Hristiyanlığın bu yanlış düşüncesinin, yüzyıllardır kadın üzerindeki baskısına bir tepkiyi yansıtmaktadır. Oysa Kur’an söz konusu olay da hem Adem’e hem de Havva’ya aynı sorumluluğu yükler. Hz. Havva’yı suçlayıcı özel bir ifade kesinlikle yoktur.Erkek ve kadının eşitliğinden,birbirinin tamamlayıcısı olduğundan bahseder Kur’an.
Tarihi seyir içinde kadın, hep birbirinden kötü ve insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalara muhatap olmuştur. O,ya affedilmez bir suçludur,veya herkesin ortak kullanabileceği bir mal.Ya insanlığı tartışılan bir yaratık veya yer yüzündeki tüm kötülüklerin tek sebebi...
Batıda bu tür anlayışlar varken geleneksel Doğu kültürlerinde de yaklaşım bundan farklı görünmemektedir. Ataerkil anlayış hemen her fırsatta fenomenize edilerek topluma dayatılmıştır.
Kadın haklarından ve özgürlüğünden çokça söz edilen günümüzde durum çok mu farklıdır acaba?Değişen sadece şekiller,fenomenler ve zamandır.
Toplumun sosyolojik anlayışını irdeleme açısından önemli sayılabilecek bundan on-oniki yıl önceki bir araştırmaya veya röportaja burada değinmekte fayda var: Karadeniz Bölgesinde ‘Nataşa’ diye adlandırılan Rus hayat kadınlarından eşlerini kurtarmak uğruna, yöre kadınları özel hayatlarında eşlerine daha alımlı, daha güzel görünmek için gelenekleri dışında kıyafet ve makyajla karşılarına çıkınca ‘Nataşa mı oldun?’ diye şiddete maruz kalmaları paradoksal olarak karşımızda durmaktadır.Namus kadında herşeyken, erkekte elinin kiri anlayışı geleneksel toplumların kadına bakış açısını en primitif(iptidai) şekilde sergilemektedir.
Toplumun olumlu yada olumsuz dönüştürülme ve değişiminin temelinde kadın vardır. popüler kültür,popüler hayat anlayışı, erotizmi kullanarak toplumları bombardıman altında tutarak, benliklerini bulandırmakta, şahsiyetsizleştirmekte; kadını, merkezi algılayıştan orijininden uzaklaştırıp, sadece toplumsal bir nesne olarak görmektedir.O’nu zaman zaman hatta yoğunlukla cinsel açıdan vitrine etmektedir.Bunu görebilmek için en basit olarak televizyonda herhangi bir saatte reklam kuşağına bakmak yeterli olacaktır.Batı(lı) anlayışı çıplaklık kültürünü yaşamın doğal bir görüntüsü olarak benimsetmek için moda adı altında sürekli belleklere bu anlayışı indifa etmektedir. Cinselliği, dolayısıyla kadını reklam malzemesi ve de en büyük tüketici kitle algı(n)masıyla, dönüştürerek onu kişisizleştirme metamorfozuyla karşı karşıya getiren bu çağdaş paganizm,ideolojisini pekiştirmek için 28 şubat sürecinde Fadime Şahin olayında olduğu gibi onu tipik konu mankeni olarak kullanmakta,ya da afrodisyak bir şekle büründürerek ve böylelikle toplumun farklı sosyal katmanlarını kategorize ederek,psikolojik olarak böyle algıla(n)maları için topluma tazyikte bulunmaktadır.Hal böyle olunca ‘öteki’ olarak algılanan yaşayış ve düşünce kültleri sürekli aynı şablondan algılanmaktadır.Ya da ikinci kategorideki ideal(!) kadın modeline özendirilmektedir.Bir çok kadın hakları hareketleri feminizm gözlükleriyle bütün bunları fark etmemiş ya da dünya görüşlerinin uyumundan dolayı,bu alçaltıcı,bir o kadar da bilinçli dönüştürme kumpaslarını görmezden gelmişlerdir.Oysa her iki tipte de kadın(lık) onuru,insan(lık)onuru örselenmiş ve yara almıştır.Kadın onurunu hiç şüphesiz yine kadın korur elbette.Bu koruma ancak belli görüşlere,aidiyet olgusuna saplanıp kalmamış,kendi toplum,cemaat örgüsünün dışında bütün toplumların dertlerini kendi derdi olarak addeden inanışlarla gerçekleşebilir.Toplumsal olarak birbirlerini sürekli ‘öteki’ olarak tanımlayan,alt kültür ve medeniyet yapılarının geçmişte aynı havzadan beslendiğini idrak edemeyen inanışlar,yaşantı biçimleri,hiçbir şekilde genelde insan haklarını,özelde kadın haklarını tek bir adım bile ileriye götüremezler.Bu açıdan bakıldığında sayın Sinan Çetin’in ‘insanlar başörtüsüyle de okuyabilsinler diye AKP’ye oy verdim’açıklaması takdire şayan cesur ve olması gereken demokrat bir yaklaşımdır.Yıllardan beri devam eden başörtüsüne karşı oluşturulan çok sesli ittifaka karşı kaç kadın hareketi veya kadın hakları dernekleri hassasiyet göstermiş ve aidiyet unsurunu arkalarına atıp özgürlükler platformunda bu zulme karşı bir duruş,insanca,kadınca bir tavır sergilemiştir?
Yüksek öğretim kurumlarında her ne sebeple olursa olsun başörtülü olarak eğitim almak isteyen öğrencilerin anayasada hiçbir engel kalmayacak şekilde düzenleme yapılmasına rağmen,bazı sözde eğitimci ve aydınların buna engel olma çabaları ve özellikle de laik(çi) kadın öğretim görevlileri ve entelektüellerin ‘bizim de zorla başımızı örttürmenin yollarını yapmaya çalışıyorlar’ histerisine kapılmaları, insan özgürlüğü temelinde,kadın özgürlüğüne nasıl baktıkları konusunda oldukça manidardır.
Aynı şekilde yukarıda belirttiğimiz Karadeniz kadınının çırpınışına,birçok yuva yıkılırken hangi kadın hakları dernekleri çare olmuştur?Başbakan geçtiğimiz günlerde bazı medya gruplarının gazetelerinde yer alan çıplaklığa gönderme yapmıştı ve ''afedersiniz ama her şey ortada;kim şimdiye kadar size yasak getirdi'' şeklinde açıklama yapmasına cevaben aynı yayın kuruluşları çok önceden kapaklarında çıplaklık objesi kullanmama kararı almalarına rağmen, o hafta dergi kapaklarına çırılçıplak kadın resmi koyarak Başbakan'a şu mesajla cevap verdiler: ''Afedersiniz ama çıplaklık güzeldir'' Böyle bir yaklaşıma hiç bir kadın örgütünden tepki yükselmedi. Oysa öncelikle kadın orjinli kuruluşlar şunu seslendirmeliydiler:''kozlarınızı bizim üzerimizden paylaşmaya hakkınız yok!Bizleri cinsel obje olarak yüzyıllardır kullandınız,artık ne sığ politikalarınıza ne de reklamlarınızda bizleri ve bizim üzerimizden toplumu sömürmenize izin vermeyeceğiz...''
Kadın sığınma evleri açmakla iş bitmiyor;problemi yerinde ve zamanında hiçbir önyargıya kapılmadan,prosodi içinde, hep birlikte tarihsel ve toplumsal bilinçle ve de ortak akıl dediğimiz mekanizmaları çalıştırarak çözmenin çarelerini bulmak zorundayız.
Günümüz Türk Kadını son yıllarda eşit mal paylaşımı,aile içi şiddetin suç sayılması gibi meselelerde önemli bir takım haklar elde etmesine rağmen asıl sorun,kendini yeterince temsil edebilme ,toplumsal alanda aktif rol alma,anne olma vasfıyla temel ve birincil eğitimci konumda olduğunun bilincinde olamama sorunudur.şöyle ki,çalışan kadın ekonomik ve bireysel özgürlük elde etme uğruna istikbali şekillendirecek çocuklarına,şefkati merhameti sevgiyi,erdemi birinci elden verememekte,zaten güneşin doğuşunda iş için evden ayrılan güneşin batışıyla da evine gelen baba çocuklarına yeterli ilgi ve alakayı göster(e)memekte, dolayısıyla anne-baba bu görevi bakıcılara veya kreşlere devretmektedir.Bunun acı sonuçlarını zaman zaman televizyonlarda eğitimsiz bakıcıların çocuklara neler yaptığını görerek tecrübe etmekteyiz.
Aslında bu açıdan bakıldığında çalışan kadın;hem annelik,hem iş hayatı,hem eşlik hem de ev kadını olma açısından değerlendirildiğinde,kendisine çok ağır bir yük yüklemekte,gerçekten de büyük bir özveri içine girmekte ve bunun altında ezilmektedir.Böyle olunca da bu işlevlerden bazıları aksayacak özellikle de ‘annelik’ işlevini yitirecektir.Yeni Şafak Gazetesi 6 Mart 2007 tarihli
yazısında sayın Fatma K.Barbarosoğlu;’iyi anne’ kavramıyla birlikte çocukların bütün sorumluluğu kadınlara terkedildi derken,15 ARALIK2006’daki yazısında annelik olgusuyla oğlu henüz bir yaşında olduğu için ve oğlunun bir daha bebek olamayacağını düşündüğü için doktorasına ara verdiğini söylemektedir. Bu hassasiyeti yüreğinin derinliklerinde yakalayan ve hisseden; ‘Çocuk ta yaparım kariyer de’ fenomenine kuşku ve kaygıyla bakan kaç kadın vardır acaba?
Bu meselenin gerek çocuklar,gerekse kadınlar açısından sonuçları ve çözümlerine açılım getirilmesi maksadıyla pedagoglara ve sosyologlara büyük iş düşmektedir.
Günümüz modern hayat biçimi,geleneksel yaşantıya karşın daha karmaşık,daha kaotik bir hal almıştır.Geleceğin,umudun mimarları olan kadınların,eskiye nazaran,ellerinde teknolojik ve sosyal imkanların fazlalığına rağmen nesilleri zararlı dış etkenlerden sağlıklı izole edecek argümanları maalesef yeterli şekilde ellerinde bulunmamaktadır.Artık geleneksel,örf ve adetlerle,babadan oğula,anneden kıza geçen tecrübi enstrümanlarla nesil yetiştirmek oldukça zor.Çünkü post-modern anlayış ve algılayış küçük dimağları kaos ve bunalıma itmekte, bunu kontrol altına almak ta her şeyden önce anne babaya düşmektedir.Varlığının doğası gereği bu dominant rolü ailede en çok kadın üstlenmek zorundadır.
Bu açıdan kadınlar anne olarak yönetimlerden bir hak olarak her şeyden önce belki de pedagoji eğitimi istemelidirler. Yönetimler de bunu biçki,dikiş-nakış kurslarından daha başat görmeli,bunu nasıl gerçekleştirebileceklerinin yollarını aramalı,bunu tarihi bir görev olarak addetmelidirler.Dünya Kadınlar Günü,Anneler Günü gibi yılda bir kez hatırlama mantığından ve baskısından kurtulup, kutsal varlık olan kadınlarımızı bir kurtuluş anahtarı olarak görüp,hak ve özgürlükler bağlamında ideal olana ulaşmak için sanal özgürlüklerden sadece kadını değil tüm insanlığı arındırmanın,geçmişte var olan postulatını bulmak,ortaya çıkarmak zorundayız.
Ta ki insanlık, hiç de ütopya olmayan gerçek medeniyetle buluşuncaya dek…