
Başlangıç olmasa da bir sonun başındayız. Başladığınız yere dönmek en büyük son mudur acaba? İlla bir başlangıçta olmak için sıfırdan, hiç yaşanmamış mı olmak lazım? Ben hayatın manasızlığında boğulurken, hayat yine beni şaşırtmamış ve kayda değer olmayan bir konuyla beni karşı karşıya getirmişti. Ben değişkenlikte istikrarlı ama bir o kadar değişmeyen gündemi takip etmekteydim. Ve bu değişkenlikten yorulan hafızamı durgunlaştıracak devamlı ama istikrarlı bir hayat umuyordum. Sürekli değişen gündemin beyinde bıraktığı hasar, borsanın kaybettiğiyle denk düşüyor. Kaybedilen birde umutlar ve hayaller olunca, kayıplar milyar dolarlardan da çok olabiliyor. Düşünün; yaşadıklarınız tarih sayfasında tek tek yer alıyor ve tarih sayfası hep kendini tekrarlıyor.
Kendine özgü bir giyim tarzı olmayan, sürekli değişik modacılardan giyinen ülke yasaları, hot kutur olmaktan ise oldukça uzak. Kendine özgü kimliği olmayan, hükümsüzdür! damgasını yemeye ramak kalmış bir devlet! Kimlik bunalımı yaşayan devletin, depresyon kapısı o kadar zorlanmış ki her omuzda aynı depresif kişiliğe bürünebilir. Öyle ki yüzüne fırlatılan bir dosyadan bile alınganlık gösterebiliyor. Bu depresif kişiliğinin arkasında bunalımlar yaşamış olmasının da etkisi var tabii! Yıllarca asker zoruyla kendi içine dönük asosyal bir kişiliği canlandırırken, şimdilerde fazla sosyalleşmenin acısını çekmektedir. Yaşadığı dışa dönük eğilimler, kendini fark etmenin egosuyla fazla bencilliğe bile dönüştü. Avrupai arkadaşlarıyla oynama şartları oldukça pahalıya mal olan devlet, fazla taviz kar bile davrandı. Verilen bütün ödünler kendine özgü, Asyalı, geleneksel güzelliğinden vazgeçmesine sebep oldu. Sonra bu soru sorulmaya başladı; Neden kaoslar ülkesi olduk? Osmanlı giderken neden tohumlarını bırakıp gitmedi? Devlet dediğimiz baba neden metroseksüel bir erkeğe dönüştü? Bu kadar süslenmek, kendi görüntüsünü güzelleştirmeye çalışırken -ki ben daha çok çirkinleştiği kanaatindeyim- ruhunu neden kaybetti? Kafasında Avrupa’ya yatkınlığın vermiş olduğu modernlik mi özünden ayırdı yoksa yapmış olduğu başarısız estetik operasyonlar mı? Yapılan tüm ameliyatlar dışa bağımlı hastanın vücudunda geri dönülmez hasarlar bıraktı. Kimine göre güzelleştiren yasalar halkın bir kesimini de fazlasıyla rahatsız etmişti. Eskiden devlet babayiğitti, höd! dedi mi kafa uçurur, yeniçerilerin bıyıkların altında halk ezim ezim ezilirdi. Bu eziklik bir babaya olan sevgi ve korku arasındaki güvendi. Güven güvensizlikle yer değiştirdi. Ta ki devlet, sinekkaydı traş olalı beri! Ne olduğu belirsiz bir devlet geldi. Neden bu kadar taviz kar ve her şeye açık bir devlet olduk. Asırlarca hükmedilen toprakların hükümdarı olan devlet, şimdilerde iki adım ötesindeki sokağa sahip çıkamaz oldu. İsyanı bastırmak kimilerince insanlık ayıbıyken kimilerince hak edilmiş bir savunmaydı. Ülkesindeki belirli zümreyi, etnik grubu ya da ırkları memnun edemez oldu. Devlet de halkından memnun değildi, öyle ki halkın sol kolu sağ kolundan şikâyetçiydi. Solu kullanmamaktan olsa gerek sağ işlere daha yatkındı. Herkesin ağzından bir ses çıkmaya başlamıştı ama asıl soru şuydu; Nerde benim bıyıklı paşa devletim! Osmanlıda adalet yerinde tecelli eder halkın isyanına fırsat verilmezdi. Nerde adaletli kadılar? Nerde soruları cevapsız bırakmayan ulemalar?
Neden bu kadar ılımlı olduk? Devlet yumuşadıkça İslamiyet’i de kendi gibi tartışmaya açtı. Dinde zorlama safsatasından sonra ılımlı İslam modeli piyasaya sürüldü. Çok ucuz olmasından mütevellit çok alıcısı oldu, öyle ki önüne gelen, ayetler, hadisler hakkında beyanat vermeye başladı. Giyim tarzları modernleşti, dikkat çekici objelerle İslamiyet’e vurgu yapıldı. Yıllarca kur-an’ı kerimi çözmek için uğraşan alimlere yeni rakipler çıktı. Osmanlı devletini devlet yapan İslamiyet’ti. Osmanlı İslamiyet’i değil, İslamiyet Osmanlıyı yönetmekteydi. Yönetim el değiştirdiğinden ya da elde olanın değişmesinden dolayı hükümsüz damgası yedi. Aslını kaybeden sahte bir kimlik oluverdi. Beklenen son gerçekleşti! Lakin başlangıca dönmek hiç bu kadar arzulanmadı.