
Ön Not: Davayı kazanmak derken Anayasa Mahkemesi’ndeki aklanmayı kastetmiyorum. Zira davanın açılmasına amil olan irade davanın sonucunu da belirlemiş durumdadır. Davayı kazanmaktan kastettiğim AKP demokratikleştirme misyonunun önünde salt bir stratejik adım olarak duran bu davanın bu misyon açısından amacına ulaşmasıdır.
1. Savcının ithamlarının tamamı, şimdiye kadarki devlet uygulamalarının desteklediği ve çok özel bir biçimde tanımlanmış laiklik ilkesinden doğmaktadır. Din-devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olmanın çok ötesinde, aklın ve bilimin rehberliğinde bir yaşam ve düşünce biçimi, bir felsefe olarak sunulmuş bu laikliğin evrensel laiklik normuyla çelişki içinde olduğunu söylemek malumu ilam kabilinden olacaktır. İddianamede de yansıdığı üzere AKP yetkilileri şimdiye kadar laikliğin tanımının Türkiye’de hayli problemli olduğunu belirtmiş ve bu tanımlamayı AB kriterlerine göre düzenleyeceklerini açıkça ifade etmişlerdir. AKP’nin bu tavrından geri adım atması sadece siyasi bir intihar olmaz aynı zamanda hukuki bir cinayet de olur. Savcının tanımladığı biçimiyle laiklik ilkesiyle hesaplaşılmadan yapılacak her savunma savcının laiklik anlayışını meşru kılacak ve bunun zorunlu sonucu olarak iddiaların da kabulü sonucunu doğuracaktır. Zira savcının tanımı ithamların hepsini haklı kılmak için başlı başına yeterlidir.
2. Pozitif hukuk (yazılı hukuk) esaslarıyla sınırlı kalacak bir savunmanın kazanma şansı yoktur. Kendi haliyle yazılı hukuk savcının tarafındadır. Böylesi bir savunma davanın sonraki aşaması (AİHM) açısından AKP tezlerine destek yaratma fırsatının da kaybedilmesine sebep olur. Zira, dava AİHM’de incelendiği zaman AKP’nin savunusu mahkeme için kritik önemde olacak ve AKP’nin AB normlarıyla gerçekleştirmiş olacağı bir Türk laik sistemi eleştirisi bizatihi AİHM tarafından yargılanmış olacaktır. Savununun Türk anayasal sisteminin temel alınarak gerçekleştirilmesi halinde savcının ve Anayasa Mahkemesinin kabul ettiği laiklik çerçevesi dışına çıkılamayacağından AİHM’nin kararında, karar AKP lehine olacak olsa bile, AKP savunusunun kritik bir önemi olmayacaktır.
3. O halde AB normlarını baz alan bir laiklik esası çerçevesinde savcının laiklik anlayışını eleştiren bir savunma hazırlanmalıdır.
a. Bu yapıldığında AKP’nin burada kaybedeceği neredeyse kesindir, fakat AİHM’de kazanacağı ve ayrıca Türk laikliğinin bizzat AİHM tarafından mahkum edileceği de bir o kadar kesindir.
b. Bu yapılmadığı takdirde AKP hakkında hangi karar verilmişse burada onun uygulanacağı ve AKP’nin bunu değiştiremeyeceği de aynı ölçüde kesindir. Fakat AKP bir siyasal ideal savunusu şansını kaybetmiş olacaktır. Yani kaybedecek bir şey yok. Kazanacak çok şey var.
4. Savcının laiklik tanımlamasına bakıldığında hukuki bir formasyonla kendisini sınırlandırmadığı, laiklik temellendirmesini belli bir tarih, sosyoloji, felsefe, din, uygarlık, Avrupa ve İslam yorumuyla beslediği görülecektir.
a. Tam da bu sebepten, AKP savunusu salt hukukçulara, salt hukuk formasyonuna bırakılmamalıdır. Savunma savcının kendini temellendirmek istediği bütün alanlarda (tarih, sosyoloji, siyaset düşüncesi, felsefe, ilahiyat, Avrupa etüdleri, uygarlık çalışmaları) yetkin bir savunmayı saygın bir hukukçu başkanlığında ve yazılı hukuku tartıştığı kadar hukuk felsefesini de tartışan bir muhtevada hazırlanmalıdır. (tartışmalarda kaynak olarak Avrupa’nın saygın üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan metinler seçilebilir.)
b. Bilimsel pozitivizmin bir karikatüründen ibaret olan bu düşünsel altyapı çürütülmeden yapılacak salt hukuki bir savunma AKP’yi hayli zayıflatır. Zira AKP’nin yanlışlığını iddia etmesi gereken şey sadece Türk laikliğinin hukuksal biçimi değil, iddianamede kendini açığa vuran Türk laik zihniyetidir.
5. Bu savunmanın Kemalizm’le bir yüzleşmeyi zorunlu kıldığı aşikardır. Fakat buna cesaret edilmeyip geri adım atılması, bu çarpık laiklik zihniyetinin daha uzun süre tartışılamaması sonucunu doğurur. Fakat Kemalizm’le bu tartışmayı sükunetle gerçekleştirmeyi sağlayacak belli anahtar temalar vardır:
a. Aklın ve bilimin rehberliği olarak laiklik anlayışı tarihin belli bir döneminde özelde Avrupalı toplumların teokratik ilkelere göre biçimlendirilmesine karşı özgürlük mücadelesinde ileri bir rol oynamıştır. Fakat 20.yüzyılda, tüm dünyada ve Türkiye’de, bilim alanında, din alanında, hukuk ve siyaset alanında, toplumsal alanda yaşanan derin dönüşümler aklın ve bilimin rehberliği olarak laiklik anlayışını Türkiye de dahil tüm dünyada artık savunulamaz ve arkaik bir model haline getirmiştir.
b. Cumhuriyet’in kurucu iradesini oluşturan en önemli kişilik olan Mustafa Kemal’in neredeyse hiçbir metni, hukuki dilde ifade edeyim, literal yorumla doğru anlaşılamaz. Bir akademisyen değil, bir siyaset adamı olan Mustafa Kemal’i anlamanın yolu, Mustafa Kemal’in bir insan olduğu unutulmayarak, teleolojik yorumla gerçekleşebilir.
c. Mustafa Kemal’in laikliğe dair bütün beyanları için tartışılmaz iki kıstas “Cumhuriyet fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister” ifadesiyle, onun bir mürşit olarak ilim ve fenni benimsemesi sonucunu da doğuran “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma azmi”dir. Bu ilkeler ışığında hayatına bakıldığında Elmalılı Hamdi Yazır, Şemsettin Günaltay, ve Hasan Ali Yücel gibi dindar düşünürlere olan saygısı hiçbir zaman gözden kaçmayacaktır.
d. Mustafa Kemal’in karşı olduğu din İslam’ın da reddettiği üzere cehalete ve taassuba dayanan dindir. Yoksa eleştirel bir akla sahip ve dinini de hakkıyla bilen ve bilimdeki yetkinliği kadar dini birikimiyle de düşünen çevresindeki dindarlara hiçbir zaman menfi tutum içine girmemiştir. Aksine desteklemiştir. (Bir dergaha bağlı olan Hasan Ali Yücel’e tavsiyesi manidardır: “Namazını da kıl. Resmini de yap”) Bu minvalde imam-hatip okullarında eleştirel bir akılla dini ve bilimi beraber öğrenen, başında türbanıyla felsefi eğitimin verildiği üniversitede eğitim görmek isteyen gençlere muhtemelen, yaşasaydı, Mustafa Kemal’in desteği olacaktı.
e. Ve son olarak, uluslararası normlara göre anlaşılan laik, demokratik bir hukuk devletinde Mustafa Kemal dahil hiç kimsenin tezlerinin devleti bağlayıcı olmadığı vurgulanmalıdır.
6. Yapılması gereken diğer bir tartışma, savcının tanımladığı biçimiyle laiklik ilkesi ile Avrupalı normlar ekseninde tanımlanmış çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin tartışma götürmez biçimde çelişkili olduğunu dile getirmek olacaktır. Birbirini tamamlayan bu kavramlardan birindeki çarpıklık diğerlerini de onarılamayacak biçimde sakat bırakır. Şu nokta vurgulanmalıdır: demokrasi gibi laikliğin de elbette her ülkede farklı uygulaması olacaktır. Fakat bu uygulama farklılıkları, asla ve kat’a kavramların özünü zedeleyen bir biçim alamaz. Savcının iddianamesinde, bırakın uygulamayı, laiklik kavramının kendisi yanlış tanımlanmıştır. Ve bu yanlış tanımlamanın demokrasiyi ve hukuk devletinin derinden zedeleyeceği aşikardır. Böyle bir durumda “her ülkenin laikliği farklı olur” paravanının arkasına sığınmak hiç de inandırıcı değildir.
7. Savcının kendi anladığı biçimiyle laiklik ilkesini savunabilmek için vicdan özgürlüğü ilkesini nasıl tahrif ettiği ve savcının laiklik anlayışının dinin toplumdaki tüm tezahürlerini yok etmek anlamına geldiği vurgulanmalıdır. Savcının bahsettiği vicdan özgürlüğü (herkesin istediği şeye inanabilmesi) Stalinist Rusya’da bile sınırsızdı. Zira devlet ne yaparsa yapsın vatandaşının iç dünyasına giremez. Demokrasilerde vicdan özgürlüğüyle teminat altına alınan pratik, kişinin toplumsal alanın kendisini belirlememek kaydıyla inancını toplumda bir olgu haline getirebilmesi, kamusal alanın temelini belirlememek kaydıyla inancını kamusal alanda tezahür ettirebilmesidir. Bu bağlamda vicdan özgürlüğünü benimseyen devletler için devletten dindarane talepler, bu özel dinin devleti nitelendirmemesi koşuluyla temel birer insan hakkı olarak ele alınır.
8. Bu bağlamda savcının AİHM başörtüsü kararlarını nasıl çarpıttığı vurgulanmalıdır. Zira savcı AİHM kararlarında neredeyse sadece sonuç hükümlerine bakmıştır. Sonuç hüküm olarak savcının desteklendiği doğrudur. Fakat gerekçelendirmeler dikkatle okunduğunda, AİHM’nin başörtüsünü kural olarak bir özgürlük olarak kabul ettiği, fakat davalının içinde bulunduğu istisnai koşulların yasağı haklı kıldığının savunulduğu görülecektir. Oysa savcı için türban özgürlüğünü savunmak mutlak olarak laikliği çiğnemektir. Bu iki yaklaşımın sonuç cümleleri arasında paralellik olsa da, gerekçelendirmeler demokratik bir devletle totaliter bir devletin fikir özgürlüğünü sınırlandırmalarındaki gerekçelendirmeleri kadar birbirinden uzaktır.
9. Son olarak, savcının yorumbilim konusunda hayli yetersiz olduğu görülüyor. Bir normla bir uygulamanın arasındaki bağın otomatik bir mantıksal bağ olmadığını; normun uygulamayla ilişkisinin tesisi için, uygulamanın anlamlandırma faaliyetine ihtiyaç duyduğu; aynı uygulamanın farklı bağlamlarda farklı anlamlar yüklendiği; başörtüsüne özgürlük talebinin çok farklı şekillerde anlamlandırılabileceği; özgürlükçü bir rejimde bu anlamlandırmalardan ancak çok az sayıda bir kısmının laikliğe aykırı görülebileceği hususlarından savcının pek haberi yok gibidir. Yine yorumlama hususunda itham ettiği parti yetkililerinin en berrak ifadelerini bile kötüye yorduğu, oysa kendisine temel aldığı Anayasa Mahkemesi kararları, Danıştay içtihatları, Cumhurbaşkanı beyanları için en ufak bir sorgulayıcı akıl yürütmeden, bu ifadeleri mutlak gerçeklikler olarak kabul edebilecek bir dogmatik körlükte olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Savcının akıl yürütme biçiminin bu naifliği, önyargılılığı, ve arkaikliği detaylarıyla gün yüzüne çıkarılmalıdır.
Bu davanın Türkiye’deki sonucu muhtemelen belli. Her ne yapılırsa yapılsın değişecek gibi de durmuyor. Fakat AKP’nin şu an için kapatılması, AKP’nin demokratikleştirme misyonunun devamı noktasında hiçbir önem ifade etmiyor. Zira bu dava Türk devlet zihniyetinin bir tabu olmaktan çıkması ve laiklik yönüyle tartışmaya açılması yönünden hepimiz için büyük bir kazançtır. Muhtemelen DTP iddianamesi incelense, orada da milliyetçilik ilkemizin hukuk sistemimizde ne kadar sakat tanımlandığını göreceğiz. Türk demokrasisi için önümüze gelmiş bu fırsatı layığıyla kullanmak dileğiyle.