
En fazla ihmal ettiğimiz kişilerdendir belki de. Adını her yerde duyduğumuz şair, adını her yerde andığımız… Anladığımızı sandığımız şair, Necip Fazıl.
Bize fert fert parmak kaldırmayı öğreten şair… Şeyhinin “keşke bu kadar zeki olmasaydın” dediği deha. Kendine sığmayan; taşan, taşan…
Ve bekleyen şair... Nasıl bekleneceğini öğreten…
…
“Ne hasta bekler sabahı”
Şairin ağladığı gecelerde kimseler yok muydu? Herkes uykuda mıydı, şair kaldırımlara içini dökerken. Bir şair vardı uyuyamayan bir de kaldırımlar. Bir de hastalar var tabi sabahı iple çeken… Öyle bir ip ki ucu meçhulün elinde… Ve taşmak üzere hastanın sabır tası... Öyle bir tas ki suyu karanlık yumağı…
Ama hasta da uyuyor bir süre sonra. İlk önce gözleri vazgeçiyor sabahı beklemekten. Kollarında da derman kalmıyor. Ve sabah uçurtmasının ipi boşluğa kaçıyor. Hasta iniltilerini yankılamıyor artık çıplak duvarlar. Bir inilti varsa, susan bir inilti, şairden yükseliyor:
“Ne hasta bekler sabahı”
Doğru, beklemiyor. Uykuya teslim oluyor bütün ağrılar. Uyku ölümdür denir. Hasta uyuyunca heyecanı artıyor toprağın. Şair bunu da biliyor:
“Ne taze ölüyü mezar”
Hasta yakınlarına doğmuyor güneş. Sabah, geceyi kıskandıran bir karanlıkla saldırıyor uykulu gözlere. Kötü haber tez geliyor. Şimdi ölüsünü bekliyor mezar. En uygun kıvamını hazırlıyor taze ölülere. Günahkâr ölülere ateş oluyor, iyilerine gülistan. Her ikisini de sabırsızlıkla bekliyor. Bu yüzden durayazıyor toprağın kalbi, bir kalp durduğunda. Ve kazmaya bir taş takılırsa ölüye ev yapılırken, bir tek şair anlıyor, toprağın beklemekten taş kesildiğini.
“Ne de şeytan bir günahı”
Belki de şeytan geliyor uyuyanların başucuna. Kısa gecenin karı günah kazanmak için. Sabırsızlıkla bekliyor belki de bıçağa uzanacak bir eli. Şeytan bu, Züleyha’nın arkasından Yusuf’u gözlüyordur. Yusuf’un omzundan boşanan terler heyecanını kamçılıyordur iblisin. Gel diyordur Züleyha’nın diliyle. Gel… Ve beklemekten ateş kesiliyordur.
Kar eder mi hiç bu bekleyiş?
“Seni beklediğim kadar”
Sabaha ulaşamadı hiçbir hasta. Şeytan dört başı mamur günahlarla sevinemedi. Hiçbiri bekleyemedi şair kadar. Ve hiçbir sabahın yüzü ak değildi şairin beklediği kadar. Hiçbir günah da yakmıyordu onun gibi.
Ne çok bekledi şair. Onun beklediği gecelerde kimseler yoktu. Ölür gibi bekledi.
“Geçti istemem gelmeni”
Karıncalar kıskandı bu bekleyişi. Ve kıskandı fe’nin kuyruğunda sabır bileyen hattatlar da. Ve şair, “geçti” dedi onca bekleyişten sonra. Geçti… Geçti seni beklediğim. Geçti yanılmışlığım. Adresini şaşırmışlığım geçti. Ben doğru adresi buldum. Bulunca... Oldum.
Olursun, ölür gibi istersen olursun. Adam olursun. Ateşi de aşarsın toprağı da. Sırrolursun. Kaybolursun beklediğinin yokluğunda.
“Yokluğunda buldum seni”
Hiçbir yerde yoktur beklenen. Ve eğer adam gibi beklersen yokluğunda bulursun aradığını. Yokluğunda… Yani bütün zaman ve mekânlarda... Bekleyen de sen olursun beklenen de. Gölgen olur beklediğin.
“Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar”
Gelme. Gelmeyişin yaradı seni bulmama. Sen yoksun artık. Yokluğun var senden de yüce. Ne isim kaldı ne harf. Gelme. Bekleyen de ben oldum, beklediğim de…