
Daha kahvaltı sofrasına oturmadan telefon çalmıştı. Bıkmıştı bu telefonun sesinden, usanmıştı. Tatil sabahında bari sessizce durabilse, işi ile ilgili bir sürü söz konuşmak zorunda kalmasa ne iyi olurdu. Ama hiçbir zaman düşündüğü gibi olmuyor, yeni bir problemin peşine düşmek gerekiyordu.
Bu sefer yanılmıştı galiba. Telefon köyden geliyordu ve konusu tamamen farklı idi. Dayısı arıyordu sabah sabah. Kendisi ile aynı yaşlarda olan dayısı… Ona köyden bir karadut fidanı göndermiş, eski garajdan almasını istiyordu. Kahvaltısını bile doğru dürüst yapamadan garaja gitti. Ancak bu süre içerisinde otobüs gelmiş ve ayrılmıştı buradan. Neyse ki dayısının kayınbiraderine haber ulaşmış, fidanı evine o götürmüştü. Dayısının kayınbiraderine telefon açıp :” Aman köklerini toprağa gömün de ben gelene kadar kurumasın sakın.”diye sıkıca tembih etmişti.
O gün fidanı almaya gidemedi. Başka telefonlar ve meşgaleler yüzünden dut fidanına bir hafta süreyle ulaşamadı.
Dut fidanı sıradan bir ağaç değildi ki onun için. Eğer dikebilirse bahçesinin onur ağacı olacaktı. Tarihi değeri vardı. Dedesinin bahçesindeki karadutun ilk dikiliş tarihini anası, hatta dedesi bile bilmiyordu. Çok eski olmalıydı. Demek hatıraların boy verdiği yılların şahidi ağaç bir kolunu şehre uzatmıştı. Dededen toruna geçen yeşil medeniyet.
Daha önceleri de çok ağaç dikmişti ama hiçbirisi onu bu derece heyecanlandırmamıştı.
Nihayet bir hafta sonra, fidanı, emanet kaldığı bahçeden almak için hanımıyla beraber yola çıktı. Fidanı hemen alıp, akşam olmadan kendi bahçesine dikmeliydi. Ne ki tarif edilen evi bir türlü bulamıyordu. Birbirine benzeyen sokaklar arasında defalarca döndü durdu. Yeni ve büyük bir arabayla attığı turların haddi hesabı yoktu. Çevrede ev tarifi sorduğu kişiler, olsa olsa bu adam şuralardan ya arazi alır ya da başka bir parasal işi vardır diye düşünüyorlardı ve kendisine soruyorlardı: “Arsa falan mı satılık?”
“Hayır “ demişti adam biraz da sıkılarak. “Bir dut fidanının peşindeyim ama ulaşamadım.”
Tam bıkkınlığı had safhaya gelmişti ki bahçe sahibinin oğlu ile belli bir yerde buluşmaya karar verdiler. Şimşek marketin önünde buluşmak, bu dar sokaklarda ev aramaktan daha iyi fikirdi.
Genç çocuk geldi gelmesine ama bu seferde elinde fidan yoktu. Topraktan sökmemişlerdi henüz. Arabanın arkasına binen genç evlerini tarif etti. Kapının önüne durdular.
Adamın hanımı arabada otururken diğerleri gidip arka bahçeden fidanı getirdiler.
Fidan demeye bin şahit. Bu büyük bir ağaç sanki. Dallanmış budaklanmış. Yanında da iki ince kiraz fidanı var. Sanki biraz promosyon gibi duruyorlar. Esas olan dut fidanı. Diğerleri hediyesi gibi.
Peki, bu ağaç arabaya nasıl sığacak? Arkasına imkânsız sığmaz. Camdan dallarını çıkarıp gövdesi ve büyük bir toprakla çıkarılmış, torbaya bağlanmış kökünü arka koltuklara koysalar belki.
Adam ve hanımı bu manzarayı oğulları görmedi diye sevinç duyuyorlardı. Neyse ki oğulları İstanbul’daydı. Böyle bir arabaya bu kadar karışık bir yükün konmasına karşı çıkar, titizlenirdi. Ama titizlense de haklıydı. Zira yan camdan çıkarılmış, tıpkı bir geyik gibi heybetli duruyordu.
Emanetçiler gelen bahçe sahiplerine “dut yetiştiği vakit dut isteriz” dediler. Evin hanımı bir ara arabada oturan kadını fark etti. Arabanın kapısını açarak ona bir şeyler söyledi.
Çevre yolundan kendi bahçelerine doğru geyik tipli ağacı götürdüler. Bir de arabadan indirme faslı yaşandı. Neyse ki oğlan yoktu. Söylenen kimse yoktu.
Hafiften de bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Akşam olmak üzereydi. Eğer bu ağaç bu gün de dikilemezse zordu bir daha. Bir hafta daha beklemek gerekebilirdi.
Yağmur şiddetini arttırdı. Şimşek çakıyordu durmadan. Hele karşı dağlara yağmur dikilmiş yağıyor, yağıyordu.
“Bu gün dikmem lazım” dedi adam. Üst üste birkaç gömlek giydi ve ağaçların çukurlarını açmaya gitti. Döndüğünde sırılsıklamdı. Bahçede bulunan ne kadar eski gömlek varsa giymişti ama içine işlemişti yağmur.
İkinci kez de fidanları dikmek için çıkması gerekiyordu. Eski giyeceklerden yeni bir demet daha yaptı. Hanımı bir tülbent bağladı adamın başına gülerek, üstüne bir de petrol şapkası giydirdi. Üzerinde ise bir zamanlar oğluna:” bunu nereden buldun oğlum, başka forma yok muydu?”diye sorduğu Arsenal forması vardı. Arkasında da Henry yazıyordu.
“ Henry dut dikecek “ diye düşündü hanımı. Neden olmasın?
Sarı forma ile sarı naylon çizmeler fena olmamıştı. Yalnız pantolon olarak çizgili dokumadan dikilmiş bir erkek şalvarı vardı. Bunu anası dokumuştu. Ve esas dokuya uyan ise bu dokuma şalvar idi. Çünkü anası ve dut ağacı, dede ile torun arasındaki can köprüleriydi.
Bu tarifi zor, üst üste giyilmiş giyeceklerle son bir hamle daha yaparak dut fidanını bardaktan boşanan yağmur altında bahçesine dikmişti. Dağlıydı adam, azimliydi, onda kolay kolay yılacak göz yoktu.
Sarı çizmelerin çamurunu çatıdan inen oluktan kuvvetli akan yağmur suyuyla temizlemeye çalıştı.
Şehre köyden bir şube açmıştı. Gece boyunca karadut dalından geçen çocukluk ve gençliğini anlattı. Rahmetli dedesi ve rahmetli anası, kendisi ve belki kendinden sonra gelecek nesli. Bu karadut fidanı, ceddinin alameti gibi geldi ona. Hüzünlendi.