
Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso kapatma davasını tartıştığımız kritik bir zamanda Türkiye’ye geldi.
Vereceği mesajlar ve demokrasi ile laiklikten hangisine vurgu yapacağı merakla bekleniyordu.
Ziyaretinde gündemdeki asıl meselelere değindi yalnız mesajlarıyla özgürlük isteyenlerde de laikçilerde de beklentilere cevap verdiği söylenemez.
Mesela Fehmi Koru "onun beyanlarıyla Avrupa'nın ilk günlerdeki demokrasiden yana duruşunun biraz laikliğe doğru kaydığının anlaşıldığını" yazdı. Bunu da bir dostunun eski teziyle birlikte ele aldı. Malum tez şu: "Tesettür yasağının arkasında 'Mason biraderler' var.” Barosso Türkiye'ye gelmeden önce Grand Orient de France'ın Büyük Üstadı Jean-Michel Quillardet'le görüşmüş. Koru "acaba demokrasiye vurgunun gevşemesinde bu görüşmenin etkisi olmuş mudur" diye soruyor.
Muhafazakâr cenah böyle şikâyetçiyken laikçiler ise "Barosso'nun laikliğe yeterince vurgu yapmamasından” yakınıyorlar. Tesettürü toptan mahkûm etmemesini eleştiriyorlar. “Şiddeti savunmayan partilerin kapatılmaması gerektiğini” belirtmesine kızıyorlar. "Avrupa Komisyonu’nun tesettür meselesinde bir görüşü olamayacağını, ancak herkesin inanç ve görüşlerine saygı gösterilmesi lüzumuna inandığını -başka bir deyimle tesettür konusunda seçimin kadınlara ait olduğunu-" beyan etmesine saldırıyorlar.
Barosso tabi ki sadece tesettür veya kapatma davasıyla ilgili konuşmadı. Türkiye'nin AB üyeliğine Avrupa'nın verdiği önemi, Güney Kıbrıs’la ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğini, AB yolculuğunun uzun bir süreç olduğunu ve İktidarın 301 konusunda attığı adımların sevindirici bulduğunu da söyleme gereği duydu.
AB'nin tepe yöneticisi Baykal'la da ilginç bir görüşme yaptı. Görüşmede Baykal’a kapatma davası meselesini açmamış ama şöyle dikkat çekici bir soru sormuş: "AB'yi gerçekten istiyor musunuz?"
Normalde böyle bir sorunun aşırı milliyetçi veya muhafazakâr partilerden birine sorulması beklenir ama her nedense sosyal demokrat(!) partimiz buna muhatap olmuş.
Bahçeli'yle de görüşmüş ve Baykal'ın tersine o görüşmeden memnun ayrılmış.
Barosso “Kürt vatandaşlarınıza da daha fazla siyasi, kültürel ve sosyal hak vermelisiniz” diyerek Avrupa’nın bu konudaki tutumuna açıklık getirmiş.
AB Komisyonu Başkanı demokrasiye vurguyu azaltmışsa da yine de laikliğe oranla ona daha fazla değinme gereği duydu. Bu da Türkiye'nin şartları göz önüne alınınca olması gereken… Hem bu tavır Avrupa'nın zihniyetini de yansıtıyor. Avrupa için laiklik asıl değil sadece demokrasinin bir aracı. Avrupalı demokrasiyi sağlamlaştırmak için laiklikten yararlanıyor. Demokrasi onların nazarında laikliğin bir şartı değil, laiklik demokrasiye katkısı olan bir ilke.
Avrupa’da toplumun ilişkilerini düzenlemekte laiklikten yararlanıyor. Bizdeki gibi "laiklik toplumu belli bir kalıba uydurmak için kullanılmıyor."
Barosso'nun ağırlıklı olarak laikliğe vurgu yapması çok ters de kaçardı zaten. Zira ülkemizde bugün zayıf olan demokrasi… Laiklikse haddinden fazla güçlü… Mağdurları var. Baskı aracı olarak kullanılıyor.
Esası bir özgürlük projesi olan AB’nin başındaki zatın, laiklik konusundaki araştırmalarıyla tanınan Fransız bilim adamı Pierre-Jean Luizard’in tespitinde belirttiği "Türk laikliği Fransız modeline değil, Fransa'nın sömürgesi Cezayir'de uyguladığı sömürge tipi laikliğe benziyor” şekilde olan bir anlayışı savunması beklentisine ancak ülke gerçeklerinden bigane laikçiler düşebilir.
Bugün elim bir şey daha var. Avrupa’nın bazı ülkeleri bizdeki laikliği ithal etmek istiyor. Yalnız bunu kendi vatandaşları için değil oradaki Müslüman göçmenleri asimile etmek için talep ediyorlar. Laikçilerimiz bununla övünüyorlar lakin utanılması gerekir. Özgürlük asrında yasaklara vesile olabilecek despotane fikirleri ihraç etmek yüz karası değil de nedir.
Demokrasimizin laiklikle düzenlenmesi değil, laikliğin baskısından kurtarılması gerekir.
Son olarak Avrupa’nın ülkemizde utangaç da olsa özgülüklerden yana olduğunu görmek sevindirici.