
İçinde bulunduğumuz çağın pek çok isminden biri de iletişim çağı. Lakin insanlık bundan önce hiç bir devirde şu içinde bulunduğumuz “iletişim” çağında yaşadığı türden bir “iletişimsizlik” ya da "yanlış iletişme" hastalığına giriftar olmadı sanırım. Bundan ötürü içinde yaşadığımız çağın "iletişim" değil "iletişim araçları" çağı olduğunu düşünür oldum son yıllarda...
Modernizmin diğer yalanları gibi iletişim çağı yalanı da bizi aldattı, aldandık. İletişim araçlarının sayısı ve çeşidi arttıkça insanlarla ve çevremizle daha kolay iletişim kuracağız sandık. Ama hiç de öyle olmadı. İletişim çağının diğer dünya ülkelerinda ne türden etkileri ya da yan etkileri olduğununa uzun uzadıya girecek değilim. Ama şu güzide ülkemizin ve güzide insanlarının iletişim çağında tam bir iletişim “cinneti” yaşadıkları gibi bir gözlemim var. Apartmanların pencerelerinden sarkan ve sayıları apartmandaki dairelerin sayısını aşan uydu antenleri, arabada, sokakta, parkta elimizden düşür(e)mediğimiz cep telefonları, Türkçe adına hala karar veremediğimiz elektronik postalar, internet vb. hepsi ama hepsi birer iletişim aracı olmaktan çıkarak bizi hayata bağlayan, hayatla ilişkimizin biçimini tayin eden, onlarsız kendimizi eksik hissetiğimiz (bkz. nomofobi) dolayısıyla bizim ve hayatımızın ayrılmaz birer parçası ve adeta bir kimlik haline geliverdiler. Bitip tükenmek bilmeyen bir hırsla iletişiyorduk artık. Peki şimdi soruyu sorma zamanı: Tüm bunlardan sonra daha mı iyi iletişiyoruz? Bütün bu "araç"lar bizi daha iyi mi iletişir hale getirdi? Ya da tüm bu araçları kullanarak gerçekleştirdiğimiz fiilerin ne kadarı gerçekten iletişim?
Burada “Ah ah eskiden tebrik kartları, mektuplar olurdu. Herkes birbirine bayramlarda kokulu, yaldızlı tebrik kartları gönderirdi” türünden klişelere hiç başvurmayacağım. Ama birşeyi unuttuğumuz ortada. En yakınlarımızla iletişim kurmayı unuttuk. Eşler birbirleriyle, anne-babalar çocuklarıyla iletişim kuramaz hale geldi. Yan dairedeki komşumuzla iletişim kuramadıktan sonra dünyanın öbür tarafı ile görüntülü olarak konuşabilmemizin ne önemi olabilirdi. Bediüzzaman, "Herbir dairede herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgûl eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.” der. İletişim araçlarıyla genişleyen dairemiz küçük dairedeki iletişimi bizlere unutturdu. Okyanus ötesi ile iş bağlantısı kurabiliyor ama apartman girişinde rastladığımız komşumuza bir selamı, hal hatır sormayı çok görüyoruz. Evet unuttuk...Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız insanla iletişim kuracağız derken yanıbaşımızda belki de aynı şehirde olup da haberleşmediğimiz dostlarımızı unuttuk. En önemlisi de kendimizle iletişim kurmayı unuttuk. Uydu aracılığıyla başka dünyaları tanıyor, hiç görmediğimiz ve belki de göremeyeceğimiz yerleri görüyor, geniş dairedeki haberleri aynı anda takip edebiliyoruz. Ama kendimizden, kendi küçük dairemizden giderek daha çok kopuyor ve uzaklaşıyoruz. Dünya ile iletişim kurmaya her daim hazırız ama kendimizle ve yakın çevremizle iletişime vaktimiz yok artık. Dünyadan neler olup bittiğine dair merakımız tükenmiyor ama kendi alemimizde neler olduğuyla ilgilenmiyoruz bile.
İçinde bulunduğumuz iletişim çağında ya da “iletişim araçları” çağında daha neler göreceğiz kim bilir? Ama şurası muhakkak ki eskilerin bir iki satırlık mektupla gerçekleştirdiği iletişimi, megabaytlar dolusu e-postalarla yapamıyoruz, yapamayacağız. Göklere çevirdiğimiz antenlerimizi bir kez de iç alemimize çevirsek kim bilir ne haberler alacağız? Hem söylesenize Allahaşkınıza kısacık bir SMS, bir iki saatinizi ayırıp çok sevdiğiniz bir akrabanızın kapısını tıklatıp, hatırını sormanın yerine geçebilir mi!