
Düşünce, der Nurettin Topçu, eşyanın zihin üzerindeki uzantısıdır (Var Olmak, s.35). O halde eşya, zihin üzerinde mâkes bulabildiği taktirde, o zihin düşünüyor, aklediyor demektir. Aksi oluyor, eşya zihinde mâkes bulamıyor ve üstelik anlamsızlaşıyor ise o akıl akletmiyor hükmüne varılır. Akleden akıl, düşüncesini, kavramlar ile ortaya koyar. Yani nasıl ki eşya, zihne uzanabildiği nispette, insan eşyayı,tabiatı anlamlandırabiliyor ve dahi kendisini tabiat içerisinde konumlandırabiliyor ise, öyle de, kavramlar vasıtası ile toplumun bir parçası olarak hemcinsine uzanabilir ve dolayısı ile kendisini anlatabilir ve diğerlerini anlama fırsatını yakalar. Lakin, kavramların işaret ettiklerinde muhatabların mutabakatı yok ise, orada düşünceden bahsetmek mümkün olsa dahi anlamaktan ve anlaşılmaktan bahsetmek kabil değildir. O halde, evvela, anlayabilmek ve anlaşabilmek için kavramlar üzerinde mutabakata ihtiyaç vardır. Kavramlar tanıdık düşünce yapısı olan insanlar tarafından kullanılır, yahut benzer düşünce sistemine sahip insanlar benzer kavramlarla kendilerini ifade eder ve dahi muhatabını anlayabilir. Benzer kavramların kullanıldığı yerde, mesele düşünce sistematiğine iner ki o noktada birinin doğru dediğini diğeri yanlışlayabilir ki bu da insanoğlunun eşyayı algılayışındaki şahsilikten - subjektiviteden kaynaklanır ve tabiidir. Hanidir, köklerini doğu kafa yapısı içerisinde bulanlar ile yüzlerini batı kafa yapısına çevirenlerin dövüşünden bahsedilir. İkinci Mahmud’dan beri Türkiye, yoğun olarak bu dövüşmenin merkezi konumunda. Gelinen noktada Türkiye kendisini ne doğuya, ne de batıya ait hissediyor. Zira bir aitlik mevzubahis ise orada o aitliğin gerekliliği yerine getiriliyor, demektir. Halbuki gerekliliklerin diyetini ödemede bir sıkıntı - çekince var ise, o noktada aitlikten bahsetmek mümkün değildir. İşte, aitliğin olmadığı ve ait olunması gerekenin tam anlaşılmadığı yerde, kavramlara kafadan izahlar getirilir. Kafadan, mesnetsizce yapılan böyle izahlar ise anlaşılmaktan uzaktır ve böylece muhatabı tatmin etmeye yetmez, dahası bir anlama yönelik adım atılmış olunmaz. Hal böyle olunca, kavramlar farklı farklı şekillerde tekrar tekrar insanların önüne getirilir. Bir dayanağı olmayan sözümona izahlar kafaları iyice karıştırmaktan ve eşyayı hepten anlamsızlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Sonuç olarak, anlamak, anlaşılmak için kullanılan kavramlar anlaşmazlığın asıl sebebi haline gelir.
Batı kafasının her şeyi didikleyip açığa vurma ihtirası, doğu dünyasının olduğu gibi dünyanın başka birçok yerinin de en mahrem konularına temas edebilecek kadar çoktur. Batı insanı, bir doğu insanı için edeb-siz anılamayacak olan bir çok meseleye dahi profesyonel bir katilin soğukkanlılığı ile yaklaşmayı becerebilmiştir. Batı insanı donuk, katı bir laborant gibi insanı tahlil etmekle uğraşıyor. Psikolojisinden, sosyal psikolojisine; iktisadi insanından, üstün insanına kadar insan türünün temas ettiği farklı farklı alanları kendi dış bütünlüğünden bigane kalarak anlamaya çalışıyor. Ve bu parçalayıcı metodoloji, kavramlarını kendi bünyesinde türetebiliyor. Bunun karşısında, bütünleştirici algılaması olan doğu insanı, parçalayıcı metodolojinin türettiği kavramları algılamakta sıkıntı çekiyor.
Genelde tüm doğu dünyası, özelde ise Türkiye yukarıda bahsedilen sıkıntıların yoğun yaşandığı bölgelerden. Türkiye, cumhuriyetin ilanından sonra ciddi bir kavram kargaşası içerisinde. Toplum çeşitli gruplara ayrılmış, kimin ne hissettiği, ne düşündüğü nasıl düşündüğü anlaşılamadan, anlayamadan verilen hükümler uçuşuyor etrafta. Temeli olmayan, bu topraklara ait olmayan türedi kavramlar, hepten o kavramların türediği koşullara yabancı insanların ellerine tutuşturuluyor, önlerine sunuluyor. Kavramın ne-idüğünden haberi olmayan bir çokları, mecburen, sanki ortasına itilerek, zihinlerinde o kavram adına uyanan izahlarla günü kotarma zorunluluğunda bırakılıyor. Demokrasi, laiklik, milli, ulusal, muhafazakâr, radikal, dindar, sağcı-solcu, İslamcı, Kemalist, Atatürkçü, batıcı, batılı, doğucu, doğulu, modern-çağdaş, hümanist (insancıl), objektif, uygar-medeni, milliyetçi, ulusalcı, ilerici-gerici vs. vs. bu sözümona anlaşılmak, anlamak adına ve güya birleştirici kavramlar. Halbuki öyle olmasına rağmen, mezkur kavramlar, çatışmadan rant kotaranların ekmeğine yağ sürüyor. Böyle olunca da, anlamı ortadan kaldırma gayretinde olanlar, çatışmaya sürükleyici kavramları tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Bizler de kafadan izahlarla, dil dökmek zorunda kalıyoruz. Aynı hamamda, aynı tasla yıkanıyoruz da hesabı neden aynı hamamcıya verdiğimizden şikayet ediyoruz. Şikayeti önleyebilmek içinse, hamamcıyı değiştirmekten bahsediyoruz. Oysa, hamamdaki tasların aynı olduğunu görebilsek, ve tasları değiştirmek cesaretini toplayabilsek, göreceğiz ki hamam da değişmiş, hamamcı da.
Bu satırlardan sonra beklenir ki, “iyi, hoş, güzel de, hele sen kavramlara öyle izahlar yap ki kafadan olmasın, mesnetli ispatlı olsun”. İşte, burada yatıyor işin tüm sırrı. Kavramlarla konuşmak için evvela muhataba ihtiyaç var, yani benim hitabımı dinleyecek olan bir güruha, benim konuşmama kulak vereceklere. Benim konuşabilmem içinse, konuşlanacağım bir yer gerek. Çadırımı kurayım; ama bana hele toprak gösterin, yer verin. Sözün kısası, hele önce bir mevzi gösterin bana. Konuşlanacağım bir mevzi belirlemedikçe, konuşmamın, söz söylememin lüzumu yok. Demem o ki, benim konuşlanacağım bir yer yok(!). Konuşlanmam gereken yere işaret edecek olan ve dahi etmiş olan raflarda, raflarımızda yatıyor. Raflardan onu “kafalarımıza” indirmedikçe biz hala rafadan kavramlara kafadan izahlar vermekle yetineceğiz.