
Bir sükûn havası var. Kapatma davasının ilk günlerindeki sert havanın yerini sessizlik almış. Ak Parti'nin MKYK toplantısından sonra aldığı tavır değişikliği kararıyla ortam başka bir renge büründü.
Şuan olan şey meçhuliyet. Ak Parti'nin tam olarak ne yapacağı bilinmiyor. Parti’nin kapatmayı zorlaştıracak yasaları çıkarmak için çabalayacağı düşünülüyordu yalnız bu yönde en ufak bir işaret yok.
Nerdeyse herkesteki kanaat şu: Bu kanunlarla Anayasa Mahkeme’si Ak Parti'yi kapatacak. Hatta ister misiniz çok açık ve kesin olmayan yasal bir değişikliğe rağmen kapatsın. Çünkü kanunlar göz ardı edildi mi olmayacak şey yoktur. Hukuken dokunulmaz olan Cumhurbaşkan'ı bile iddianameden çıkartılmıyorsa hiçbir ihtimal muhal addedilemez.
Pazarlık olabilir mi kapatma davasında. Bu cümle ters kaçmasın. Öyle bir şey dile getirildi medyanın bazı kalemlerince. Bunu çağrıştıran cümleleri iki etkili kalem yazdı. Önce muhalefet bayrağını elinden geldiğince dalgalandıran amiral gemisinin kaptanı, sonra Fehmi Koru’nun bir dostunun tesettür yasağını ısrarla ilintilediği biraderlerden ılımlı olan biri... Biraderin cümleleri şöyle: "Örneğin... (Ak Partice) Anayasa’ya, yasaya, hiçbir tartışmaya açık kapı bırakmaksızın, “başörtülülerin kamu kuruluşlarında görev alamayacakları, ilk ve ortaöğretimde başörtüyle eğitim alınamayacağı” hükümleri konur.
Tansiyon daha o an düşer.
Üniversitede başörtüsü konusunda da bir uzlaşmaya uzanan yollar açılabilir.
Anayasa Mahkemesi böyle bir durumda gizli ajanda, başörtüsü simgesiyle siyasi İslam yapılanmasının odağı olmak gibi bir hüküm veremez.
Hükmün dayanacağı nedenler ortadan kalkmış olur.
Ülkenin ihtiyacı olan siyasi istikrarın ve AB ile ilişkilerde çizginin kırılması önlenebilir.
“Mutlaka böyle olur” demiyorum ama “adalet terazisinde” ibre “kapatılma” olasılığından diğer kefeye doğru hareketlenir."
Bu cümleler çok şey söylüyor ama güzel şeyler değil. Elim şeyler.
Ve doğrusu bu cümlelere bağımsız olduğu söylenen ve öyle olması gereken yargıyı pazarlığa gelebilecek gösterdiğinden şaşırmamak da elde değil ama bir cenahta çok yetkili iki kişinin kaleminden neredeyse aynı kelimelerle çıktıklarından onları yabana atmak da olmaz.
Başbakan bir garanti almış olabilir mi? En son Katar'da "Partimin kapatılacağına inanmıyorum" dedi.
Buna sadece bir temenni olarak da bakılabilir ama bir bilginin sonucu da olmaması için hiçbir neden yok.
Avrupa ciddi bir biçimde Ak Parti'den yana tavır alıyor. Kapatılmasının Türkiye'nin Avrupa yürüyüşüne onarılması çok zor bir darbe vuracağı yetkili ağızlardan dile getiriliyor. Hatta sürecin duracağı diplomatik lisanla ifade ediliyor.
Türkiye'de her şey göze alınabilir ama "muasır medeniyet yürüyüşünün sekteye uğraması" hayır. Çünkü cumhuriyetin temel felsefesi, batılılaşmanın en önemli sebebi ve devrimlerin varmak istediği menzil "Avrupa'da somutlaşan muasır medeniyetti." Bu hedefin bir kesimce katiyen üstü çizilemez.
Derin cenah sanki ikilemde kalmış gibi. Aslında sadece derin cenah değil ülkemizin başka bir güç odağı Ak Parti de o durumda. "Tesettür konusunda odakların istedikleri gibi hareket ederse muhtemelen kapatma davası açıldığı gibi düşer. Ama böyle bir durumda Ak Parti kendi ipini de çekmiş olur."
Başbakan bunu siyasi olarak herhalde düşünmüyordur.
Şunu kabul etmek gerek. Başbakan iyi bir taktisyen. Taktikleri işe yarıyor. Ve taviz verebiliyor. Gerektiğinde geri adım da atabiliyor. Bunlar da önemli. Yalnız tesettür meselesinde geri adım " taktik değil, ricat olacak." Ricat edenler ise kazanamaz.
İktidar derin bir restle karşı karşıya. Karşı cephe "bütün pullarını masaya sürdü."
İktidar bu durumda ne yapabilir? Bir kaç ihtimal var.
Uzlaşabilir. Uzlaşması fermanını imzalaması demek... Derinler onu kendi sularında boğmadan rahat etmezler.
Demirel'in mücadele taktiğini deneyebilir. Yani işi zamana yayarak çözmeye çalışmak, şapkasını alıp gitmek, emanetçiler bulmak, yasağı sineye çekmek, bir iki seçim beklemek, sonra tekrar iktidara gelmek gibi bir taktik geliştirebilir.
Bu senaryo da konuşuluyor. Şimdiden etrafta emanetçi isimleri dolaşmaya başladı. Ali Babacan gibi…
Bunu sineye çekmek için sabır gerek. Ve bunda Türkiye kaybeder. Tayyib Erdoğan değil, bakanlar ve mebuslar değil, millet ve Türkiye kaybeder.
Veya dişe diş bir mücadeleye girişilebilir. İktidarın buna yöneldiğine dair bir emare bulunmuyor. Baykal ve Oktay Ekşi gibilerin sözleri mi etkili oldu veya gizli kanallardan bir şeyler mi duyuldu bilinmiyor ama bunun tercih edildiğine dair bir işaret yok.
Zikredilen iki isim kapatma davasını zorlaştıran yasaların referanduma götürülmesinin "laikliğin oya götürülmesi anlamına" geleceğini ve bunun da son derece tehlikeli bir durum oluşturacağını beyan ettiler.
Bu karara nasıl vardılar anlamak güç. Ak Parti’nin kapatma davası nasıl birebir laiklikle ilintileniyor ki. Ortada bu konuda mahkeme kararı falan yok. Referandum da olsa mahkeme kararından önce olacak. Dolayısıyla yukarıdaki iddia sadece ön yargıların kesin kabul olarak öne sürülmesinden başka bir şey değil.
Laiklik bu ülkede bir "mit" olmuş. Ona en ufak bir eleştiri kabul edilmiyor. Bülent Arınç bir 23-Nisan'da laiklikle ilgili son derece iyi hazırlanmış bir konuşma yaptı. Hala eleştiriliyor. Laiklikle ilgili değerlendirmelerinden dolayı suçlanıyor.
Bu ülkenin temel sorunlarından biri "bazılarının zihinlerinin Cumhuriyet'in kurulduğu günlere takılı kalıp orda durması…"
Ülkemizde Cumhuriyet şuan için tehlikede değil. Demokrasiye diş bileyen etkili bir azınlık var. Laiklik ise güçlü… Hatta kırıp döküyor.
Şu kabul edilmeli. Devrimleri kuruluş günlerindeki gibi korumak artık mümkün değil. Bir revizyona gidilmeli onlarda. Toplumda meydana gelen değişimler göz önüne alınmalı. Milletin geçirdiği ilerleme merhaleleri kabul edilmeli.
Zoraki sistemler uygulanamaz. Laiklikten millet memnun değilse, onda inat sadece bu ülkeye zarar verir. Millet daha fazla demokrasi istiyorsa bu talep göz önüne alınmalı.
Tesettür yasası kabul edilince "liberallerin Ak Parti'yi terk ettikleri" söylendi. Olay abartıldı gibi ama bir gerçekliği de vardı.
Avrupa kapatmaya ciddi olarak karşı durunca firari liberaller Avrupa'nın yüzü suyu hürmetine Ak Parti cephesine utangaçça sanki yine geldiler.
Onların destekledikleri önceleri de Ak Parti’den ziyade Avrupa’ydı. Ak Parti'nin Avrupa'ya yönelik adımlarıydı. Ne zaman ki iktidar Avrupa meselesinde biraz gevşedi ve akabinde tesettürü ele aldı. Liberaller hemen geri çekildiler. Bugün onların tekrar geri getiren de Avrupa'nın kapatma karşıtı tavrı. Onlar Avrupa’dan böyle açıktan bir karşı duruş beklemiyorlardı.
Avrupa akıllı. Müslüman devletlerde gidişin "muhafazakârlaşmaya doğru olduğunu" görüyor. Bununla barışık yaşamak istiyor. Nihayetinde çıkarlarına için en iyi yol da bu.
Muhafazakârların sloganları onların da işine geliyor. "Kazan kazan"ı onlar da seviyor.
Ayrıca Avrupa Türkiye'de bütün Ortadoğu'yu görüyor. Türkiye'nin Birliğe katılımının bazı zihinlerdeki "İslam demokrasiyle bağdaşmaz" ön kabulünü etkisizleştireceğine inanıyor ve buna çok önem veriyor.
Avrupa Ak Parti'yle iş yapmak istiyor. Bu aşikâr. Ve bunu sekteye uğratacak gelişmelere kayıtsız kalmayacağı anlaşılıyor.
Yalnız şu hataya düşülmemeli. Dış destek belirleyici olamıyor. İç aktörlerin tavrı neticeyi tayin ediyor.
Başbakan, Demirel'in taktiğini denese değişen hiçbir şey olmayacak. Güçler eski konumlarını koruyacaklar. Vesayet rejimi devam edecek. Eski tas eski hamam durum sürecek.
Sanki bir kırılma gerekiyor. Katılaşmış düzenin normalleşmesi için sert bir kırılmaya ihtiyaç var.
Başbakan Avrupa'nın kendisine güçlüce destek vereceğini anlayınca adımlarını atmadan önce o destekle tam olarak güçlenmek için onun bütün boyutlarıyla ortaya çıkmasını, durumun netleşmesini ve tavırların son şeklini almasını da bekliyor olabilir.
Bugünler fırsattır. Konjonktür bu kadar uygunken rejimin tepesindeki demoklesin kılıçlarını etkisizleştirmek için bir daha böyle uygun zaman hiç gelmeyebilir. Cesur bir tavırla düğüm çözülebilir.
Avrupalılar bazen bizi bizden daha iyi değerlendirirler. Dış dünyadan kendimizle ilgili sağlıklı değerlendirmeleri sıklıkla duyarız. Buna sebep bizim çekindiklerimizden onların çekinmemeleri veya bizim muhtemel ön yargılarımızın onlarda olmaması olabilir. Bu konudaki son örnek AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn'den gelmiş. Rehn "Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yi kapatacağına inandığını, çünkü pek çok üyesinin Ahmet Necdet Sezer'in cumhurbaşkanlığında atandığını ve bazılarının zaten askerlerden görüş almadan iş yapmadığı izlenimine sahip olduğunu" söylemiş.
Başbakan bazen susuyor. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden önce de yaşadık, şimdi de yaşıyoruz. Başbakan şimdilerde de susuyor. Belki taşların yerine oturmasını bekliyor. Ya da ortalığın sükûn bulup normalleşmesini... Veya kendisinin ifade ettiği gibi "arkadaşlarının yaptıkları çalışmaların neticelenmesini…” Gerçek nedeni bilmiyoruz ama Başbakan bekliyor ve susuyor.
Ak Parti nasıl bir adım atacak meçhul yalnız "vesayetin varlığını bitirmeye yönelik bir adım ülkemizin hayrına olur."