Ben bu mayısı daha önce yaşamıştım. Henüz on yedi yaşındaydım ve dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü zamanlarda “Bu kadına haddini bildirin” cümlesinin geleceğimize nasıl yön vereceğini duyar duymaz anlamıştım. Daha önce de partiler kapatılmış, krizler yaşanmış, kadın yüreğimiz yaşananlardan fena halde alınmıştı. Geçen yıllar içinde beklediklerim gelmemiş, ateş ağaçlarının dalları rüyalarımı gizlemek için eğildikçe eğilmişti. Hayata dair telaşlarımı eteklerime dolamış, Filistinli küçük bir kızın “Biz öleceğiz ve değişecek dünya” sözleriyle üç gece kendimi duvarlara vurmuş, turnusol kâğıdının ayırıcılığında yaşanan hayatlarda_iyi ile kötünün arasında_ dünyayı kurtaracak son düşün peşine düşmüştüm. Bir yanda küreselleşme, yüzyılın yeni savaşları ve mazlum coğrafyanın mağdur edilmiş ülkeleri… Diğer yanda Akabe Biatı, Uhud savaşı, “Okçular hedefinizi terk etmeyin” sözünün yankısı… Ben bu mayısı daha önce de yaşamıştım ama dünyanın seher vaktinin serinliğinde yapılmış bir duaya ihtiyacı olduğunun masalın ancak burasında anlamıştım.
Doksan dokuz yılı… Aylardan mayıs.
Kocakarı soğukları ve kırkikindi yağmurlarının ardından _ilk kez yaşıyormuşçasına_ heyecan ve hayretle izliyorum baharı. Sabah ezanı okunurken odanın penceresini açıyor, mevsimin ilk meyvesini tadarken dilek tutuyor, okul dönüşlerinde bahçedeki ateş ağacının yanında yapılan ikindi çayının ancak sonuna yetişiyorum. Sırtımda test kitaplarıyla yüklü çantam, üstümde lacivert okul eteğim ve ille de beyaz çorap; bazen desenli, bazen dantelli…
“Domatesleri daha küçük doğra” diyor annem, “Islak yerde yalınayak dolaşma” ve “Sırtına bir şey al, bahardır çarpar insanı”. Gülümsüyorum. Gün batımını beraber izliyoruz, işten dönecek babamı beraber bekliyoruz, geçen her günün içimizde bıraktığı izdüşümü birbirimize hissettirmeden seyrediyoruz.
Hayatla aramıza perdeler ve pencereler kalın bir duvar örmüşken kendimize has sözcüklerle dertleşiyoruz. Yüklemleri olmayan ve özneleri çoğu kez başka şahıslara aitmiş gibi davranan cümlelerle gün içinde yaşadıklarımın özetini çıkarıyorum anneme... Düşlerimi, korkularımı, rüyalarımı hayatın başka kahramanlarına atfediyor; rolüme daha ben bile alışamamışken, karşımdakine duygularımı anlatamamanın verdiği acemiliği yaşıyorum. Üstelik aynı acemiliği onun bakışlarında da görünce şaşırıp kalıyorum. Böyle anlarda ‘hayata acemi olmanın’ yaşla hiç alakası olmadığını… Yaşamın başında ya da sonunda bazı özlemlerin, sıkıntıların, kalp çarpıntılarının insanı asla terk etmediğini daha iyi anlıyorum.
“Bu kadına haddini bildirin”
Sıcak ve yorucu bir Pazar gününde _tüm enerjimi almış bir kurs dönüşünde_ televizyon ekranına sabitlenmiş bir halde buluyorum annemi. Kocaman adamlar, kadınlar meclis sıralarında “Dışarı, dışarı, dışarı…” diye bağırırken… Bir kadın başındaki örtüyle oturduğu sıraya yerleşmeye çalışırken… Her yere geç kalmışlığın verdiği o garip duyguyla “Anne ne oluyor?” diye sormaya cesaret edemiyorum. İlk kez bu kadar ağır, bu kadar büyük ve taşınması zor olduğunu hissediyorum başörtümün. Ellerim başımdaki iğneleri bir takıp bir çıkarıyor ve adını koyamadığım o ses bana başımı açtırmıyor. Sonra bir başbakan kürsüye çıkıp “Bu kadına haddini bildirin” diyor… “Haddini bildirin bu kadına!”. Aceleci tavırlarla televizyonu kapatıyoruz. Sanki o söz hiç söylenmemiş, öyle bir sahne yaşanmışlıklar arasında yerini hiç almamış gibi… Domatesleri küçük küçük doğrayıp salata yapıyoruz, nerede ne yapmamız gerektiğini bilmediğimiz bir sahnede eski rollerimizde eski modellerimizle teselli olabilirmiş gibi davranıyoruz.
Sesler, sözler ve gülüşler kaybediyor gölgesini… Sessizlik… Öyle filmlerdeki, kitaplardaki gibi değil; herkese ağır gelen, unutulmak isteneni her seferinde gün yüzüne çıkaran bir sessizlik sarıyor her yanı. Hayatımızın en yorgun, en kırgın akşam yemeğini yiyoruz. Bize haddimizi bildirenleri hafızamızın ‘unutulacaklar’ hanesine kaydediyoruz.
Yıl doksan dokuz… Aylardan mayıs. Bir Pazar gecesi “Yarın hiç güneş doğmasın” diye dualar ediyorum. Yeni bir günün getireceklerinden ilk kez bu kadar çok korkuyorum. Yaşanılanların sıradan şeyler olmadığının ve bu yüzyılın içinde bizi, bizi olduğu kadar dünyayı kasıp kavuracak fırtınanın farkındayım. Farkındayım “Bu kadına haddini bildirin” cümlesinden dünyanın tüm kadınlarının nasibine bir şeyler düşeceğinden. Yıl doksan dokuz… Söylenmemiş ağıtların arasından bu yılı en çok anlatana ağlamaktayım.
On yedi yaşındayım.
Sınavlarım, kitaplarım, yarım kalmış şarkılarım… Hayata dair telaşlarım var. Zamansız bir sızı var kalbimde, gözümden akınca yüreğimi kanatan yaşlar… Bir beklediğim var, gelmesini umut ettiğim… “Neden” sorusuna verilecek cevaplarım… Gerektiğinde uzun uzun anlatılacak düşlerim. Kilidi kırılmamış sırlar var… Rüyalarda arayıp arayıp da bulamadığım simalar… Öncelerden aklımda kalan bir söz var “Okçular, hedefinizi terk etmeyin”.
Tam on yedi yaşındayım; dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü test sorularından geçmişe ya da yaşanılan an’a dair ipuçları çıkaracak yaştayım. On yedi yaşındayım; her yere beraberimde götürdüğüm örtümün ve kimliğimin değişen anlamının farkındayım. Hayata, insanlara hem çok yakın hem çok uzak bir konumdayım ve tam on yedi yaşındayım.
“Tüm bunlar bir sınav” diyorum kendi kendime. Annemden ödünç alınmış teselli cümleleriyle yazıdan ve yazgıdan bahsediyorum sessizce. “Farz et ki geçilmesi gereken son kapı”, “Sınavın en zor kısmı”… “Farz et ki hüzünlere boğulmuş baharların en sonuncusu”…
‘Hayat işte’
Sonra… Sonrası herkes gibi… Kolumun kanadının ne çok incindiğini, hayatımın-hayatımızın- tüm kırılma noktalarında nelere iç geçirdiğimizi hatırlıyorum. “Bu kadına bildirin” sözleriyle önce milletvekilliğinden, sonra vatandaşlıktan ihraç edilen bir kadını… Kapatılan partileri, torunu yaşındaki kızları “Dersime türbanla girerlerse notlarıyla oynarım” diyerek tehdit eden rektörleri, savcıları, her seferinde yüreğimizi hedef alan muhtıraları… “Tüm kaleler bizimdir” deyip kalelerin sahibinin ancak ve ancak Allah olduğunu unutanları… Sokakta dövülen kimsesiz çocukları… Huzur evlerine terk edilmiş yaşlıları… Sessiz anneleri, öfkeli babaları… Küçük bir kızın “Bir daha hiç kimseyi beklemeyeceğim ve uzaklardan gelen haberleri dinlemeyeceğim” diyerek ateş ağacının altına gömdüğü rüyalarını… Hiç yaşanmamış farz edilen masalları… Herkesin ‘hayat işte’ deyip geçemeyecek kadar yaralı olduğunu ve hiç kimsenin dünyanın yükünü sırtına almaya artık yanaşmadığını. Irak’ı, Filistin’i, Pakistan’ı ve diğerlerini… Tüm karmaşaları ve kargaşaları hep doksan dokuz yılının gölgesinde hatırlıyorum.
* * * * * *
Öylesine daldık ki kendi derdimize, öylesine kapatıldık ki evlerimize dünyaya bakamaz, bakınca göremez hale geldik. Sustuk, kızdık, ağladık, ‘boş ver’ cümlesiyle etrafta dolandık ama kalbimizi sarıp sarmalayan sıkıntıların ötesinde hiç geçemedik. Tam otuz yıldır, başladığımız noktaya tekrar tekrar dönüşlerimizin bilmem kaçıncısında “Dünyanın yeni bir düşe ihtiyacı var” cümlesinde tüm mazeretlerimizi temize çektik.
Uyan ve bir sabah seherinde çık yola…
Hâl bu ki yeni çocuklara, yeni bakışlara, yeni gülüşlere ihtiyacı vardı dünyanın. Kimsesizlerin başları okşanınca kaybolan mahzunluklarına, ellerinden tutulunca “Allah razı olsun kızım” cümlesiyle özetlenmiş mutluluk cümlelerine… Kırkikindi yağmurlarında beraber ıslanmış dostlara… Bahçelerden toplanmış kayısılara, mayısın ikisinde tüm yenilgilere rağmen gökyüzündeki en büyük yıldıza bakıp tutulmuş son bir dileğe…
Beklenilenlerin hiç biri gelmese de beklemeye, birinin yolunu gözleyerek geçirilmiş günlere… Ateş ağaçlarıyla dertleşen küçük kızlara… Parktaki salıncağa, dağdaki kara, eteklerimizdeki yorgun sözcüklere… Bir ninniye, anne şefkatine, bayramlarda öpülmüş ellere ve “El öpenlerin bol olsun evladım” sözlerine… Başını eğince, saçlarına baharın değeceğine inananlara… Yaslanacak omuzlara, içten yapılmış konuşmalara, yürürken vitrinlere değil birbirinin yüzüne bakan insanlara…
Hedefini terk etmeyen okçular…
Şairlere ve şiirlere… Uzun mektuplara, bazen başını alıp gitme çılgınlıklarına… Dünyanın sakallı babalara ihtiyacı vardı. “Allah’ ın rızasını kazanmak için uyan ve bir sabah seherinde çık yola” sözünün ne anlama geldiğini öğreten babalara… Sandıkların sarsılmaz otoritesi olduğuna ve demokrasiye inanan insanlara… Yasama-yürütme-yargı üçgeninde haksızlığın yapılmadığı zamanlara…
Iraktaki annelerin ağıtlarına ortak olan, Endonezya’dan Pakistan’a uzanan mazlum coğrafyanın mağdur edilmiş ülkelerini düşleriyle, güçleriyle sarıp sarmalayan insanlara… “Vatanımı değil beni parçalayın” diye bağıran Filistinli kızlara… Yazıya ve yazgıya inanmışlığın verdiği huzura… Akabe Biatı’ ndaki gibi gönülden inanmışlara… Zamanı gelince “Biz öleceğiz ve daha güzel olacak dünya” sözleriyle tankların üstüne üstüne yürüyen masum yüzlü çocuklara… Uhud savaşında yaşananlardan ders alıp hedefini terk etmeyen okçulara ihtiyacı vardı.
Sonunu bilmediği hikâyelere takılıp kalmaktansa ‘Geçen gün ömürdendir’ diyerek her seferinde yeniden ayağa kalkan kadınlara…
Dünyanın, seher vaktinin ferahlığında yapılmış içten bir duaya ihtiyacı vardı.
Turuncu Dergisi Nisan 2008