Âmâl-i istikbâl ümmîdiyle cân
Hayâl-i mâziyle âh ü zâr tutar
(Gelecek beklentisinde olan gönül,
Geçmişin hayaliyle, ağlayıp sızlar.)
‘Âmâl-i istikbâl, istikbâl, gelecek beklentileri demek. İzâfeti oluşturan her iki kelime de ‘arapça. ‘Âmâl, emel sözcüğünün çokluk hâli; emeller, istekler, hayâller, beklentiler, arzular, umutlar anlamlarına geliyor. İstikbâl ise gelecek zamân, birini karşılama, zıtlaşma, birine veya bir şeye yönelme, bağımsız ma’nâlarına sâhip. Ümmîd, farsça bir kelime, ümîd şekliyle de okunur.Türkçe’mizde bu kelimenin karşılığı umuttur. Cân da farsça bir kelime ve cân, rûh, hayât, gönül çevirimleriyle dilimize yerleşmiş.
‘Arapça bir tamlama olan hayâl-i mâzînin dilimizdeki anlamı geçmişin hayâli, beklentileri ve nostaljidir. Âh ü zâr farsça klişe bir ibâre. Ağlayıp sızlamak, inlemek ma’nâları taşımaktadır.
Şairimiz, bir yandan geleceğe dair beklentilerinin gerçekleşmesi için umut kapılarını sonuna kadar açık bırakırken, diğer yandan geçmişin hayâliyle sızlanmaktadır. İbn-i Hâldûn’un mefhûm-ı muhâlif nazariyesine münâsib bir duygu seli ve düşünce tarzıyla karşı karşıya bırakılıyoruz. Geçmişe ağlamak yerinde bir ifade. Zira elimizden çıkıp gitmiş, geri dönmesi de mevcûd teknolojik gelişmeler ışığında şimdilik imkânsız. Gelecek da yaşanacak ânların kaydıyla doludur. Bu nedenle bir tasarı ve proje olarak reel çizgiye inememiştir. O halde ne yapmak gerekir? İşte şairimizin dikkatimizi celp ettiği nokta burada saklı. O, geleceğin ümidiyle yaşamalı insan diyor. Geleceğin umuduyla yaşayan insanın geçmişin değer yargılarını da unutmamasını istiyor. Ağlamasının gerekçesi de bu unutkanlık olsa gerek.
Daha önce divan şiirinin zamân mefhûmu üzerine fazla eğilmediğini söylemiştik. Klasik şiirimizde daha ziyade zamâneden şikayetlerin bulunduğunu da aynı bâbda dile getirmiştik. Felek ve ebnâ-yı zamâne mazmûnlarıyla ifade edilen zamâna â’id bu düşüncelerin geneli menfî ya’nî olumsuzdur. Bu bağlamda saray şairleri zamânın acımasızlığından müştekîdir ki, bu hal de süreklilik ‘arz etmektedir. Ebnâ-yı zamâne, devrin insânları demek. Felek gaddar ve zalim olduğu için feleğin çocukları da dostluktan ve sevgi nişânelerinden mahrûm bırakılıyor. Netîcede acı çeken dâ’imâ insân oluyor. Zamâne sâhibi felek zulmünün yanı sıra ‘adâletsizliği ve vefâsızlığıyla da ön plana çıkıyor ve insânı dört bir koldan sarıyor.
Zamanın; dehrîlerin ya da materyalistlerin iddi’â ettikleri gibi mutlak bir gerçek olmadığı artık günümüzce bilinmektedir. Rölatif ya’nî izâfî ya da göreceli bir seyir ta’kîb eden zamân, ânı yaşayan bireyin beyin ve rûh haliyle de yakînen ilgilidir. Tekrârlara düşmek istemediğimiz için -dâr redifli gazelin ‘alâkadâr beytinde zamânı ayrıntılı bir şekilde incelediğimizi ifade ederek, zamân olgusunun tahlîlini burada kapatmak istiyoruz. Daha geniş bilgi için, ilgili şiire göz atılabilir.
Biz burada zamânı farklı bir açıdan ele almaya çalışacağız. Diğer tüm dinlerde olduğu gibi yüce dinimiz İslâm’da da zamâna atıflar hayli yaygındır. Bu geniş saha, tahkiyeli zamânla birlikte kesintili zamânı da içermekte. Yani bir tarafta ibret verici kıssalar ve anekdotlar; diğer tarafta zamân içinde zamân mefhûmu, transformasyon ya da zamânlar arası geçiş. Bir nev’i boyut atlama veya değiştirme.
Muhammedü’l ‘Amedî’ye sormuşlar: “İnsânlar neden dünyâyı çok sever.” Cevâbı haylî ma’nîdâr: “Dünyânın çocukları olduğu için.” Bu epikürcü mantık izâlesi aşağı yukarı yahûdîlerce ve hristiyânlarca da benimsenmiştir. Buna göre insânın annesi doğa, babası ise zamândır. Bu nedenle tabî’at ana ve zamân dede ibâreleri batıda revâc bulmuştur. Diğer bir ifadeyle; insan, zamân ve mekân sacayağını teşkil eden unsûrlardır. Zamân ve mekân nâmlı iki paralel çizginin sonlu noktaları arasında sıkışır insân. Yapabilecekleri ve yaşayabilecekleri sınırlıdır. İrâdesi bu iki kavramla mukay- yeddir. Bu vesîlesiyle vasat üstü beyinler karışmış, kalpler huzursuz olmuştur...
Gelecek şairimizi sevindirmekte, geçmiş ise ağlatmaktadır. Şimdiki zamâna hapis olan şairimiz iki zamân arasında duygusal ve düşünsel bir köprü kurmuş ve köprünün tam ortasına gelmiştir. Köprünün bir ucunda idealleri, diğer ucunda ise kaybettikleri vardır. Bu şairimizi dilemmâya düşürür. Bir tarafta yaşama hırsı, öte tarafta bu hırsın kırıntıları. Atılan her adım aynı zamânda -dönüşü şimdilik mümkün olmayan- yitirdiği adımdır. Beklentileri bu vesîleyle çift yönlüdür şairimizin. Ümit verici bir gelecek, akıp giden bir zamân. Başı ve sonu keskin bir kılıç gibi, kabzasından çeliğine kadar acı verici ve sevindirici...
Şairimizi tutan nedir? Âh ü zâr. Niçin? Geçmiş ve gelecek kaygılar. İstisnâsız hayâta gözlerini yeni açan her bebek, uzun ağlamalarla tanışır önce. Bebek, bir yandan geldiği ‘âlemin güzelliğini kaybetmekten, öte yandan bu dünyânın meşakkatlerine göğüs germek zorunda kalacağı için hüzünle ağlarken, annesi ve babası da yeni bir câna ev sâhipliği yapmanın onuruyla sevinç göz yaşları dökmektedir. Ağlayan ve ağlatan da aslında aynı kaderin temsilcileridir.
Âmâl, ümmîd ve hayâl sözcükleri mütenâsib seçilmiş. İstikbâl ve mâzî ise müte- zâdd. Âh ü zâr beytin her iki mısra’ının da anahtar kelimesi. Bu nedenle sihr-i halâl vücûda gelmiş. Çünkü şairimiz hem geleceği hem de geçmişi için inleyip sızlamakta.