
Evliya çelebiyi oldum olası kıskanmışımdır. Keşke banada nasib olsa Resullullahı görmek, dilim sürçüverse karşısında ve şefaatle birlikte seyahat dileyebilseydim.
Her insana haz veren farklı beklentileri vardır dünyadan. Para, mal, güç, iktidar, güzellik, şöhret... Belki garibinize gidecek ama bunca seçenek arasında beni en mutlu edeni seyahat.Yeni yerler görmek, farklı kültürler ve insanlarla tanışmak daima cezbetmiştir beni. Özellikle doğu... Yönüm doğuyaysa eğer hiçbir zaman yabancı hissetmedim kendimi. Evimde olmanın o güvenilir rahatlığıda
yanımdadır.
Bir süredir Suriyeydi yeni rotamız. Geziyi, tatili hep batıda arayanlar gizleyemedikleri hayretleriyle "Neden" diye sorsalar da bence çok makuldü seçilen yer. Prag'a davet eden zat "Suriye'de ne varki?" diye sorduğunda aynı soruyu ona yönlendirdiğimde' En azından "Kafka" cevabını vermişti! Onlar Prag'da Kafka'yı arayadursunlar biz yönümüzü Şam'a döndürmüştük bile.
Yola çıkarken bir karar alındı. Bu seyahatte gaye dostluk, kardeşlik ve halklar arasında muhabbet olacaktı. Olumsuzlukları görmeyecek, hatırlamayacaktık. Yıllarca bizleri batı batı diyerek batıranlara inat doğuyla aramızdaki uhuvvet yeniden canlanmalıydı.
Suriye'yi bizden pek farklı bulmadım açıkçası. Coğrafi durumu dışında benzerliklerimiz çok fazla. Yemek kültürleri güneydoğunun aynısı. Tatlılarını hararetle tavsiye ederim. Anmadan geçemeyeceğim bir mevzu arabaları. Sanki eski Türk filmlerinden çıkmış antika otomobiller yollarda arzı endam ediyorlar. Hele abartılı süslü otobüs ve kamyonları görülmeye değer. Sokaklarda her tarzdan, inanıştan insan görmek mümkün. Bazı konularda bizden çok daha özgürler. Kamusal alanları yok mesela!
İlk durağımız Şam oldu. Resulun medheddiği mübarek belde. İlk misafirliğimiz ise Muhiddin Arabi'ye. "Sin Şam'a girince" demişti anlaşılmamanın ızdırabıyla. Allah ve onun aşkından başka hiç birşeyi önemsememenin idrakına biraz olsun varamayanlar teferruatta oyalanırken, Bir'e varmanın ne demek olduğunu anlamak her babayiğidin harcı değildi. Biz Sin'in torunları,hala anlayamamanın ezikliğiyle ayrıldık Şeyh-i Ekberden. Komşusu Halid Bağdadi'ye uğrayıp Selahaddin Eyyubi'de dua ettik, ümmete yeni Selahaddinler için.
Mekanların da ruhları olduğuna inanırım. Bilal-i Habeşinin kabri buna delil gibiydi. Buram buram hüzün kokuyordu sanki. Kızgın çöl sıcağında, bedeni ağır kayaların altında ezilirken dahi "Ahad, Ahad" diye haykırışları... Ve bizler... En ufak baskı altında verdiğimiz tavizler, ürettiğimiz bahaneler. Resulullahın vefatından sonra kendine haram kılıp Medine'yi, gönüllü bir sürgün olmuş hayatı. Dayanamamış onsuz, onunla yaşanan beldede soluk almaya ve atmış kendini gurbete. Kaç gönül böyle sevebilir sevdalısını? Hasret ne demek, yanmak ne demek Habeşli Bilal'de duydum, anladım. Ezanı okurken rehberimiz tamda onun söyleyemediği yerde kalakaldı.
"Muhammeden Resulullah" diyemedi ve yine onun gibi hıçkırıklara boğuldu. Herkes sıkışan yürekler, dolan gözlerle Resul özlemini tattı, yaşadı. İstemeyerek ayrılırken yanından ötelerde buluşmak diledi gönüllerimiz.
İçimi yakan acıtan bir yer şimdiki durağımız. Kerbela şehidlerinin mekanı. Kabullenemediğim, çözemediğim bu olayın kurbanlarını fatihalarla selamlarken içimde yine dile gelemeyen isyanlar şahlandı. Yanyana dizilmiş boş sarıklar. Yüreğim düğüm düğüm... Yarab ! insanlar nasıl bu kadar körleşebilir? Ne için? Değil cennet gençlerinin efendisine hiçbir insana reva görülmeyecek bu zulmü işleyenler huzuru bir daha tadabildiler mi ömürleri boyunca? Keşke dünya böyle bir acıyı hiç yaşamasaydı ve bu yük sırtımıza hiç vurulmasaydı.
Cuma namazında Emeviye camisindeydik. Biraz Mescidi Nebeviye benzettim, hasret giderdim. Girişte Hz.Yahya karşıladı bizi. Namaz muhteşemdi. Hatib hutbeye Resulullah sözleriyle başladı. "Kardeşlerimi özledim..." Asırlar sonra yaşayacak, Onu görmediği halde inanan ve seven kardeşlerinden bahsediyordu. "Yarab bizi de o kardeşleri arasına kat" duasıyla dinledik. Sonradan öğrendiğimize göre hatib Ramazan El Buti imiş. Onu tanımanın da sevincini yaşadık.
Namazdan sonra Şam sokaklarında bizden birisiyle karşılaştık. Bizden fakat yurdundan sürülmüş bir sürgün. Sultan Vahdeddin ! Süleymaniye Külliyesi onarımdaymış fakat Türkleri içeriye alıyorlar. Sebebi biz olmasakta biraz mahcup biraz mahzun girdik yanına. Mütevazi kabrinde selamladık ceddimizi yine fatihalarla. İnşaallah hasret gidermiştir azda olsa dualarımızla. "Beni ezan sesi duyabileceğim bir yere defnedin" dediği rivayet olunuyor. Bu yüzdendirki bir zat tadilat dolayısıyla ezansız kalmasın diye huzurunda ezan okuyor her vakit. Vefa neymiş orda gördük utandık! Tek kuruşu yokmuş vefatında. Borçlarını Suriyeli zenginler ödemiş, cenazesini onlar kaldırmış. Şimdiki zevat düştü aklıma. Mal, mülk, gösteriş.
İmtihan... Şüphesiz. Çıkarken türbedara teşekkür etmek istenince cevab manidardı "Niye sizin olsunki bizim de halifemiz !".
Çarşılarda, camilerde bir yandanda insanlarla tanışma kaynaşma çabasındaydık. Ümmet şuuruna varabilmenin hazzıyla anlayabildiğimiz birkaç kelime, bir gülümseme mutlu etmeye yetti bizi. Her yerde sıcak bir ilgiyle karşılandık. Uzaktan gelen yakınları gibi ağırlandık. Acı ve acınası tek mesele müslüman kardeşlerimizle ingilizce anlaşmaya çalışmamızdı.
Busra'ya yolaldığımızda yürekler kıpır kıpırdı heyecandan. Sevgilinin dolaştığı beldeye gidiliyordu. Varınca ayakkabılar çıkarıldı ve toprağa basıldı yalınayak belki O da basmıştır diyerek. Mekanın şerefi mekandakilerdenmiş. Sanırım Resulullah toprağında barındırdıklarından dolayı övmüştür Şam'ı.
Şahsına ayet indirilmiş gözleri ama fakat yüreği pür nur Abdullah bin Mektum ! Binlerce talebe yetiştirmiş, Şam fakihi Ebu Derda ! Ömrü cefa içinde geçmiş peygamber torunu Hz.Zeyneb ve diğerleri. Hepinize selam olsun.
Artık dönüş yolundayız. İlk durağımız Malula. Hz.İsa ve Hz.Meryem'in bir süre yaşadığı rivayet edilen köy. İlginç kayaları, mağaraları ve kanyonuyla görülmeğe değer. Ayrıca Hz.İsanın konuştuğu dil olan Aramicenin dünyada konuşulduğu tek yermiş.
Humus'ta Halid bin Velid karşıladı bizi. Cihad meydanlarının yiğit savaşçısı, "Ne güzel kul" iltifatına mazhar Allah'ın kılıcı orada konaklamış, selamlaştık. Hama'da Yunus Emre'nin niçin inlediğini sorduğu dolap sırrını açtı bize. Hamalı binlerce şehid kardeşimizi fatihalarla andık.
Halebe varmadan önceki son durağımız Ömer bin Abdülaziz. Adalette ikinci Ömer, beşinci halife olarak anılan mübarek zat. Hayatımın kilometre taşlarından olan sizide ziyaret nasib oldu hamdolsun.
Halebe varışımız kum fırtınasıyla birlikte oldu. Hz.Zekeriya cami, Haleb Kalesi, Bimaristan, Haleb Çarşısı derken yolun sonu görünmüştü artık. Şam şekerleri valizimizde, yol arkadaşı ağabeylerimizin duaları kulaklarımızda, beş günün tadı dimağımızda döndük yurdumuza.
Ardımızda hoş anılar, yeni dostluklar, yoğun duygular...
Yüreğimizse bir sonraki seyahate bilenmiş. Yolumuz İran'a...
Dualarınızla inşaallah...