
Medeniyet; bir dinin, fikir akımının veya düşüncenin kurumsallaşması, belli bir alana yayılması ve devlet- imparatorluk olarak kurumsal düzeyde temsil edilmesi ile oluşan; kendine ait bir dili, dünyaya ait bir bakış açısı olan yapının genel adı olarak tanımlanabilir. İslam dini insanlığın kadim damarını ikame etmek, diriltmek ve evrensel ilkeleriyle zamanı- mekânı kuşatacak perspektifiyle bir medeniyet meydana getirdi. Her medeniyetin yaşadığı süreçlere benzer süreçler yaşadı- yaşıyor. Bu medeniyet algısının insanlığa çok büyük katkıları olmuştur- olacaktır. Biz üç bölüm halinde hazırladığımız yazıda “Dün- Bugün-Yarın” açısından İslam medeniyetinin konumunu ele almaya çalışacağız.
DÜN:
İslam medeniyeti dünya tarihinde en etkili olanların başında gelir. Hz. Muhammed’in peygamberliği ile tamamlanan nebevi çizginin olgunlaşmış- tamamlanmış halidir. Mekke’de doğan bu medeniyet çizgisi 100 yıl içinde hem coğrafik hem de fikriyat olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Vahiy ile şekillenen, peygamberliğin yaşamıyla örneklenen ve ardından gelen müntesiplerinin katkılarıyla zenginleşen bir medeniyettir.
Bu çizgi bir anda oluveren yapıda değildir. Kendinden önceki yolları ıslah etme çabasına girerken diğer yandan büyük bir gelecek öngörüsü ile insanlığa Kur’an-ı Kerim merkezinde bir dönüşüm süreci ortaya koymuştur. Kendinden önceki miras red edilmemiştir. Toplumsal süreklilik içinde etkisini devam ettirmiştir. Birçok noktada düzenleme gerçekleştiği halde bazı noktalarda aynı yapılar devam etmiştir.
Peygamberin vefatından sonra İslam dininin müntesipleri arasında yönetim ve diğer konularda anlayış farklılığından kaynaklanan değişik açılımlar olmuştur. Ancak bu açılımların çoğu Hz. Peygamberin uygulamaya çalıştığı, hedeflediği proje paralelinde gitmemiştir. Hz. Peygamberin projesi yarım kalmıştır. Peygamberin yönetim anlayışında uygulamaya çalıştığı özelliğine göre yönetici yerine toplumsal bilinçaltının zorlaması ile saltanat geri dönmüştür. Yeni bir dinin kurumsal ve coğrafik olarak çok hızlı şekilde yayılması yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunları aşmada dinin esnek yorumundan kaynaklanan yeni bakış açıları çıkmıştır. Bazı yerlerde ise din tükenen kurumsal gücün devamı için araç olarak kullanılmıştır.
İlk 300 yılda kurucu irade olan Arapların kültürel kalıplarının etkisinde şekillenmiştir. Çölde hiçbir toplumsal ve siyasal varlık olarak etkisi bulunmayan Araplar bu yeni medeniyetin açtığı yoldan ilerleyerek tarih sahnesine çıkmışlardır. Arapların öncülüğünde gerçekleşen bu süreçte; öncelikle toplumsal- siyasal- kültürel hiçbir yapısı bulunmayan bir kavmin birden dünyayı etkileyecek yeni bir çıkış yakalaması ile oluşan tereddütlü hal almış, ardından diğer medeniyetlerin birikimlerinden faydalanarak gücünü göstermiştir. Emevi ve Abbasi dönemlerinden sonra Türk ve İranlıların etkisiyle yeni çıkış yolları olmuştur.
Türkler tarih sahnesindeki en büyük rolünü İslamlaşarak gerçekleştirmişlerdir. İslam dininin kabulü ve yaşanan göç ile yeni topraklarda önce uyum, ardından hâkimiyet mücadelesine girmiş ve nihayetinde Osmanlı imparatorluğu yükselen bir süreç yaşanmıştır. Dünya tarihine kendi birikimleri ve tanıştıkları kültürlerin katkıları halen devam eden bir güç ortaya koyulmuştur. Türkler de Araplar gibi İslam olarak bir medenileşmiş ve dünya medeniyet sahnesinde yerlerini almışlardır. Bu yönleri ile geçmişten kitabi ve ilahi bir mirasın sahipleri olmadıkları için medeniyet tarihinde ayrı bir yer ve öneme sahiplerdir. Türkler bozkırdan, Araplar çöllerden çıkarak büyük bir medeniyet birikimine eklemlenmişler ve dünyaya yeni bir ruh getirmişlerdir.
İranlılar ise Pers imparatorluğu geleneğinden gelmektedirler. Büyük medeniyetler oluşturan İranlıların yeni medeniyet karşısında tutumları tereddütlü olmuştur. Hz. Hüseyin şehadeti ile oluşan matem ve mollalar şahsında oluşan din adamları sınıfı ile çok köklü bir yapı oluşturmuşlardır. Bunu ideolojik bir kılıfa büründürerek İran- Fars geleneğini devam ettirmeye araç kılmıştır. Tarihsel süreç içerisinde İran- Fars etkisi itaatsiz- bağımsız ayrı bir yapı oluşturmuş ve bunun tarihsel ifadesi olmuştur.
Hindistan alt kıtası, İran, Osmanlı, Irak, Mısır ve Endülüs coğrafyalarında farklı tecrübeler geliştirmiş olmakla beraber, tarihsel süreç algıları birbirine benzemektedir. Hindistan’da Hint- Çin mistisizmi, İran’da pers- Zerdüştlük, Osmanlı’da ise Roma- Bizans, Endülüs’te eski Yunan- Roma kültür kaynaklarıyla ilişkide bulunmuş ve bunların bazı yönlerini içselleştirmiştir. Her kıtada gittiği coğrafyaya- insanlara- kültüre yaptığı katkılarla dünya medeniyeti olmuştur.
Yaşanan tüm tarihsel birikimleri arkasına alarak ve tevhidi çizginin ifadesi kılacak medeniyet; ekonomik, siyasi, kültür, bilim, ahlak alanında birçok örneklikler ortaya koymuştur. 11. ve 12. yüzyıllara kadar yaşanan yükseliş, hâkimiyet sürmüştür. Bu dönemden sonra insanlığın gelişim çizgisini ıskalayan bir sürece girmiştir. Dünyadaki hâkimiyet ve yüksek özgüven aynı konumda yer almayı sürdürmesine ve değişimi iyi anlayamamasına yol açmıştır. Savaş kültürü; yenilik algısını okuyamamasını doğurmuştur.
Tarihin sünnetullahı ve insanın büyük değişim arzusu ile Batıda yeni bir medeniyet neşvünema buluyordu. İslam dünyası yaşanan düşünsel- sosyal- kültürel değişimlerden habersiz, son ve büyük medeniyet olduğu düşüncesiyle kendi gelenekselleşmiş- muhafazakârlaşmış- donuklaşmış- sabitlenmiş bir haldeydi. Kendi iç dönüşümünü terk etmiş, tartışmayan halde kendi sonunun gelişini seyrediyordu. Doğuya açılamayan, İslam karşısında ilerleyemeyen, düşünsel- savaşsal üstünlük kuramayan Batı kendisi için yeni Pazar alanları ve hâkimiyet sahaları keşfetme peşindeydi.
İslam medeniyeti 16. yüzyıldan itibaren dışardan değil kendi içsel dönüşümü ile geldiği aşamada askeri- siyasi- ekonomik- kültürel alanda etki ve hâkimiyetini yitirmeye başlamıştı. Tarih ve hayatın boşluk kabul etmeyen döngüsü ile ortaya çıkan açık alanları Batı doldurmaya başladı. Ve bununla “Bugün” başlamış bulunuyordu. Bundan sonraki yazımızda İslam Medeniyeti’nin bugünü üzerinde düşünmeye çalışacağız.