Ben; Zehra Hanım, eşinizi seviyor musunuz?
Zehra; Beni bu kadar üzen birini sevebilir miyim ki? Hayır, asla!
Ben; Onsuz yaşayabilir misiniz?
Zehra; Ben onsuz çok güzel yaşarım ama o bensiz yaşayamaz.
Ben; Neden? Sizi çok mu seviyor?
Zehra; Hayır o beni sevdiğini zannediyor, ben onun için sadece bir alışkanlığım.
Ben; Ayrılmayı düşünüyor musunuz?
Zehra: Hayallerimin başladığı yer onsuz bir hayat…
Daha yeni filizlenmişti gençliği, yanık tenli düzgün hatlarıyla her daim bahar gibi yemyeşildi. Her girdiği ortamda kahkahalarıyla sessizliği bozar, gülümsemesiyle tomurcuklanmış baharı çiçeklendirirdi. Epa topuklarının üstünde dengede durmaya çalışan zarif bedeninin farkında değildi. Her sokağa çıktığında arzı endam eder, bir bakan bir daha bakardı bin bir sevapla nasiplenme niyetine. On yedi yaşında genç bir kız olan Zehra, doğunun güzel bir kentinde köklü bir ailenin kızı, altı kardeşin en büyüğüydü. Annesinin gözbebeği, babasının gözünün nuruydu. Bir dediği iki edilmemiş, elleri hiç dert görmemişti. Kalbi her sözü eritecek yumuşaklıkta, merhameti annesinden yadigâr bir parçaydı, şefkat kahramanıydı o…
Kısmet olacak, kader ağına Zehra’nın ömrünü koyacak ya, ağzı dili bağlandı. Kapıyı araladı annesi; “kızım ister misin?” diye sordu. Zehra; “babam bilir” dedi ve sustu. Bilmediği söylediği sözün manasının ne manaya geldiğiydi. Oldu işte kabul etmişti Zehra bilmeden gelenin evlilik teklifini. Tam göremedi, tam seçemedi ki yirmialtı sene aynı yastığa baş koyacağı eşini. Evcilik oynar gibi gelmişti ona, her şey su gibi akıp geçiyordu dur demek ne mümkün. Zehra, nişanlandığında anladı ki ömrünü geçireceği erkek bu değildi. Akan suyu durdurmak için set koydu sevgisini kullanarak, ağladı sızlandı, annesine istemem dedi defalarca…Olmadı! Asıl yerine ulaşan mesaj daha sert dönmüştü sahibine, “O evden kefenin çıkar ancak, sözüm yere düşmez” diye…Zehra babasını tanırdı,bilirdi ki söylediğinden dönmezdi. Yaşadığı çevre bunu kaldıramazdı, hayat şimdi ki gibi her şeyin normal kabul edildiği bir düzende değildi. Sustu Zehra, bir daha asla konuşmayacağı bir acıyı, baharını soldurduğu sararmış kalbine gömdü.
Baharı onyedisinde bıraktı ve sonbaharın kapısını usulce araladı gönülsüz bir edayla…Gönülsüz bir sürgündü bu; gençlikten kadınlığa geçiş…Evlenmişti Zehra, ilk geceden evlerine taşınan kaynanasıyla beraber, üç kişilik bir aile olmuşlardı. Kısa bir vakit sonra ilk göz ağrısı gelmişti sancılı bir yuvaya, ne garip bir annelik yaşıyordu, altını temizlemeye cesaret edemediği parçasının teninden ürküyordu. Sonra ikinci kızı düştü acıyan sol yanına…Küçüklüklerinde anlaşılmayan acılar, büyüdüklerinde derin yaralar açacaktı, derinden yaralı yüreklerine… Eşi işleri iyi olmasına rağmen ağabeylerinin ısrarlarına dayanamayarak Zehra’nın da isteğiyle, İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Huzursuz bir ortamda yaşamaya alışamayan Zehra, İstanbul’u bir umut olarak görüyordu ama yanıldığını anlamak çok zamanını almamıştı. Kolay mıydı İstanbul’da yaşamak, çocuk büyütmek. Ailesinin yanında mutluluğun gölgesinde yaşayan Zehra, karanlık bir kabusun kapattığı kader odasında çığlıklarıyla baş başaydı artık…İstanbul ümit olması gereken yerde, eşine olan bütün ümitlerinin bittiği yerdi.
Kısa bir süre sonra anne ve babasını kaybeden Zehra sonbahardan çıkıp, kışın tam ortasına ayazına düşmüştü. Kanatlarına sığındığı sıcak yuvası, büyük bir göçle dağılmıştı. Yalnız kalan kardeşlerine mi, yoksa kendi sahipsizliğine mi yanmalıydı bilemedi? Değişen neydi ki? Zehra hep suskundu zaten, evlendiği günden beri hiçbir acısını yansıtmadı ki hatalarının pişmanlığa dönmesini istemediği şefkatle yaklaştığı babasına. Hep mutlu, hep neşeliydi. Üstüne giydiği o mutlu kadınlığı, gece yatağında yırtarcasına çıkartıyordu. Yapışan her bir parça kanayan yaralar açıyordu; derinden ve içten…Yankılanan içsesini susturan sadece çocuklarının şefkate muhtaç masumiyetleriydi. Sınırlarını gittikçe zorlayan eşine dayanmak, Zehra’nın sabrının sahibine olan duasıydı. O saf yufka yüreği, şiddeti, öfkeyi, ağır sözleri harmanlayacak, her darbeyi bir duvar gibi sükûtla, karşılıksız bırakma erdemini, güler yüzlü kadınlığıyla yapacaktı. Yaprakları dökülmüştü, yüreği çoraklaşmış, derin yarıkları kapatmaktan yılmıştı ümitleri. Eşinin işlerinin yolunda gitmemesi ve ağabeylerinden yeterli desteği görememesi onu daha huysuz ve çekilmez biri yapmıştı. Her şeyin en güzelini giymeye, yemeye, yaşamaya alışan Zehra, önce kanaat etmeyi sonra da iktisadı öğrendi, bu bazen on senelik bir koltukla idare etmesini bazen de yıllanmış kıyafetlerinden vazgeçmemesini gerektiriyordu. Almaya alışan Zehra, vermeyi öğrenmek zorunda kalmıştı, ağır bir imtihandan geçiyordu. Bazen diyordu kendi kendine ; “hiç mi iyi bir tarafı yok şu yanımda yatanın?” cevap gecikmeden balyoz gibi kafasına iniyordu. Var ya helali haramı bilir, faizden korkar, namusuna düşkündür, tek bir tel saçımı göstermez. Ama! “Ama” larla devam eden sözü söylemeye usanmıştı her kavganın sonunda. Sebepsiz tokatların, sebepli ve rızalı içki sofralarının daimi müşterisiydi eşi. Sevgiden yoksun bir kadın, sevgiden yoksun bir anneydi… o; tıpkı sevgiden yoksun çocukları gibiydi. Karısını deliler gibi seven ama onu Allahın emaneti olarak görmekten yoksun, buse kondurduğu yanağı şefkatle değil öfkeyle darbelendiren, sevgisini sadece para getirmekten ibaret gören, karısına bir hizmetçi gibi davranan, onu evin bekçisi olarak gören, sevgi yoksunu bir “sevgili”. Oğlum olsa değişir belki dedi içinden, yalvardı Allah’a her gece… Biliyordu olacaktı görmüştü rüyasını, ismi bile zikredilmişti gerçekmiş gibi hayallerinde. Geldi Ali sevgiyle, bir süre huzursuzluğu bozdu erkek ismi zikredilen Zehra’nın mahpusluk yaşadığı evinde. Ta ki her şey sıradanlaşana, bir lütuf olarak görülmeyene dek. Film koptuğu yerden devam ediyordu, başrol oyuncusu hala isteksiz oynuyordu her yaşanan anı, jön ise Erol taş rolünün hakkını vermeye çalışıyordu. Yatağından şiddetle ve öfkeyle atılan Zehra, artık dayanamayıp sabahında memleketine kardeşlerinin yanına kaçmıştı, elinde avucunda acıları ve üç çocuğuyla.
Umutla ışıldayan gözleri çökmüştü; altında mor halkalar. Beyazlamış saçlar, cılız bitkin zayıf bir beden... Zehra’yı tanıyanlar yıllarca görmemiş olmanın şaşkınlığı bir yana birde tanıdıkları Zehra’nın bu haline inanamıyorlardı. Gördükleri yaşadığının gerçekliğini yansıtıyordu. Her arkadaşının mutlu evliliği, her komşusunun mutluluk tablosu onu daha da içlendiriyordu. Soruyordu yine kendine; “neden ben, neden?” cevapsız o kadar sorusu vardı ki, listeye yeni bir soru hiç bir şey değiştirmeyecekti. Avukatla görüştü, polise haber verdi, eşinin kendisini vuracağından çok korkuyordu, hani ölmekten değil, çocuklarını onun gibi biriyle yalnız bırakacağından. Zaman çok çabuk geçiyordu aracıların ısrarından çok, oğlunun babasına olan özlemi, iki genç kızla tek başına ayakta durmanın zorluğu, boşanmayı bir daha düşünmesine sebep oldu. Üç yaşında bir erkek çocuğunu babasız bırakmamak için evine, acısına, sürgüne, ”yine”lere dönüyordu. Tükürdüğünü yalamaktan çok, korkularına yenilmiş olmasını sindiremiyordu. Artık onun için hayatının ikinci ve son bölümü başlamıştı…
……………………………………….
Zehra’nın sorulara cevabı değişmişti artık! Çünkü Zehra için bu beraberlik artık şefkate dönüşmüştü. Eşi için sadece iyi bir insan olmasını diliyordu. Sabır isteyen duaları artık şefkat kahramanı olan Zehra’nın dilinden “Allah’ım sen benim eşime hidayet ver” cümlesi olarak çıkıyordu.
Yirmialtı sene boyunca, tek ayaküstünde, tahtada cezaya kalkan bir evlilik. Ceza hala bitmedi…Bu ceza ne zaman bitecek? Kara toprakta…Çünkü Zehra Ahiret hayatını eşiyle yaşamak istemiyor…